EN BÜYÜK LİMAN: ÜMİT
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” — Yunus Emre
“Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” — Erzurumlu İbrahim Hakkı
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” — Şeyh Edebali
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.” — Mehmet Akif Ersoy
⸻
İnsan, ömrü boyunca bir liman arar. Kimi servete sığınır, kimi makama, kimi şöhrete, kimi de insanlara… Fakat hayatın fırtınaları büyüdüğünde anlaşılır ki, dünyanın bütün limanları geçicidir. Dalgalar yükseldiğinde gemiyi kurtaran ne altındır ne alkıştır; gemiyi kurtaran, rotasını doğru limana çevirmektir.
İnsan için en güvenli liman, Allah’ın rahmetidir.
Çağımızın en büyük yoksulluğu ekmek değil, ümittir. Çünkü aç kalan beden bir lokmayla doyar; fakat ümidini kaybeden ruhu dünyanın bütün hazineleri doyuramaz. Nice insanlar vardır ki servet içinde yaşar, fakat gönlü viranedir. Nice insanlar vardır ki makam sahibidir; fakat geceleri korkularına yenilir. Çünkü insan, Yaratan ile bağını zayıflattıkça kendi gölgesinden bile ürkmeye başlar.
Asıl felaket kapıların kapanması değildir; Allah’ın açacağı kapının kalmadığına inanmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm bu karanlığı dağıtan ilâhî hakikati şöyle bildirir:
“De ki: Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 39/53)
Ve yine Rabbimiz buyurur:
“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter.” (Talâk, 65/3)
Bir başka müjdede ise şöyle seslenir:
“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 5-6.)
İşte müminin hayatı bu üç hakikatin üzerine kuruludur: Ümit, tevekkül ve sabır…
Bütün peygamberlerin hayatı da bunun şahididir.
Nuh, tufanın ortasında ümidi gemiye değil, Allah’a bağladı.
İbrahim ateşe atılırken ateşin hararetini değil, Rabbinin kudretini gördü; ateş serinlik ve selâmet oldu.
Yakup yıllarca evladına hasret kaldı; fakat “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” diyerek ümidi evlatlarından değil, Allah’tan bekledi.
Yusuf kuyuda da aynı Yusuf’tu, sarayda da… Çünkü makamı değiştiren insanlar olabilir; fakat kaderi yazan yalnız Allah’tır.
Musa denizin önünde, ordunun arkasında kaldığında korkuya teslim olmadı. “Rabbim benimle beraberdir; bana mutlaka bir çıkış yolu gösterecektir.” diyerek teslimiyetin zirvesini gösterdi.
Ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Efendimiz şöyle buyurdu:
“Müminin işi ne hoştur! Başına bir nimet gelse şükreder; bir sıkıntı gelse sabreder. Her ikisi de onun için hayırdır.”
İşte ümidi diri tutan iman budur.
Bu hakikati Anadolu irfanı asırlar boyunca farklı dillerle anlatmıştır.
Yunus Emre, insanın önce kendini tanıması gerektiğini anlattı. Kendini bilen aczini bilir; aczini bilen Rabbini bilir; Rabbini bilen ise ümitsizliğe düşmez.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, geçmişin pişmanlığına mahkûm olmayı değil, rahmet kapısına yönelmeyi öğretti. Her yeni gün, Allah’ın kula açtığı yeni bir ümit kapısıdır.
Şems-i Tebrizi, Allah sevgisinin korkudan daha büyük bir kuvvet olduğunu yaşayarak gösterdi. Hakiki aşk, kulu karanlığa değil, rahmete taşır.
Hoca Ahmed Yesevî, hikmetlerinde dünyanın faniliğini, Hakk’a yönelen gönlün ise ebedî huzura ereceğini anlattı. Dünya geçicidir; baki olan Allah’ın rızasıdır.
Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” derken yalnız devlet idaresini değil, gönül medeniyetini de inşa ediyordu. Ümidini kaybetmiş insanların kurduğu hiçbir medeniyet uzun ömürlü olamaz.
Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” sözüyle tevekkülün en veciz tarifini yaptı. Bu söz, kader karşısında edilgen kalmak değil; elinden geleni yaptıktan sonra kalbini Allah’ın hükmüne teslim etmektir.
Fatih Sultan Mehmed, surlara bakarken taşları değil, Allah’ın vaadini gördü. Fetih önce gönüllerde başladı; sonra kapılar açıldı.
Ziya Paşa, insanın sözünden çok ameline bakılması gerektiğini hatırlattı. Çünkü çalışmayanın ümidi hayaldir; çalışan müminin ümidi ise duadır.
Mehmet Akif Ersoy, bir milleti ayağa kaldıracak reçeteyi tek cümlede özetledi: Allah’a dayan, çalış ve hikmete sarıl.
Ve Sezai Karakoç, gerçek dirilişin şehirlerde değil, insanın kalbinde başladığını hatırlattı. Çünkü umut ölen yerde medeniyet de çöker.
Bugün teknoloji yükseliyor; fakat gönüller daralıyor. Bilgi çoğalıyor; hikmet eksiliyor. Binalar büyüyor; insanlar küçülüyor. Çünkü insan, Allah’tan uzaklaştıkça eşyanın efendisi değil, korkularının esiri oluyor.
Oysa mümin bilir ki…
Her gece bir seheri saklar.
Her kış bir baharı bekletir.
Her gözyaşı rahmete açılan bir duadır.
Her sabır, ilâhî lütfun eşiğidir.
Hayatın fırtınaları hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Hastalıklar, ayrılıklar, darlıklar ve imtihanlar insanı bulacaktır. Fakat fırtınalar gemileri batırmak için değil, kaptana limanın kıymetini öğretmek için vardır.
İnsan, Allah’a bağlandığı müddetçe hiçbir zaman sahipsiz değildir.
Çünkü ümit, iyimserlik değildir.
Ümit; iman etmektir.
Ümit; secdedir.
Ümit; sabırdır.
Ümit; tevekküldür.
Ümit; karanlığın içinde dahi Allah’ın nurunu görebilmektir.
En büyük liman ne servettir, ne makamdır, ne insanlar…
En büyük liman, Allah’a sarsılmaz bir imanla bağlanan gönüldür.
Çünkü o gönülde korku değil teslimiyet, yeis değil ümit, karanlık değil rahmet hüküm sürer.
Ve sonunda kul, bütün ömrünü tek bir cümlede özetler:
“Görelim Mevlâ neyler; neylerse güzel eyler.”










