İnsanoğlu, varoluşundan itibaren toplumsal bir çevrenin parçasıdır. İlk nefesini minicik bir bebek olarak alan insan, giyinmeyi, yemeyi, içmeyi ailesinden öğrenir ve zamanla ailenin bir bireyi olmaktan öte, toplumun da bir ferdi haline gelir. Toplum bireyi olmanın getirdiği bazı zorunluluklar vardır. İnsan, yaşadığı toplumun değerlerini öğrenmek ve bu değerlere uygun yaşamakla yükümlüdür. Bu, bir görev veya isteğe bağlılık değil, aksine toplumsal düzen için mutlak bir mecburiyettir.
Hiçbir insan, "Beni başkası ilgilendirmez, benim nasıl yaşadığıma kimse karışamaz, toplumla yaşamanın gereklerine uymuyorum" diyemez. Şayet bir kişi "Ben toplumla yaşamak istemiyorum" gibi bir düşünceye sahipse, o zaman toplulukların olmadığı bir yerde, tek başına yaşaması gerekir ki bu da modern dünyada neredeyse imkansızdır.
Toplumda yaşamanın kendine özgü kuralları, hukuku, ahlakı ve adabı vardır. Toplumsal alanlarda yaşarken çevreyi kirletmek, çöp ve benzeri şeyleri sağa sola atmak kabul edilemez. Bu alanların temiz tutulması gerektiğini bilmek ve buna göre davranmak her bireyin sorumluluğudur. Bir parkı, sokağı ya da caddeyi düşünün; bu alanları sadece siz değil, diğer toplum bireyleri de her gün kullanır. Dolayısıyla her bireyin bu alanları kullanma hakkı olduğu kadar, onları koruma sorumluluğu da vardır.
"Aslan yattığı yerden belli olur" sözü, her bir bireyin yaşam alanına ve dolayısıyla topluma karşı sorumluluğunu net bir şekilde özetler. Toplum içinde yaşamanın bir hukuku olduğunu söyledik. Toplum bireylerinin birbirlerine karşı hakları, sorumlulukları ve yükümlülükleri bulunur. Hastalık, açlık, cenaze, düğün gibi zor zamanlarda bireyler birbirlerinin yanında olmalı, yardımlaşmalı ve birbirlerini koruyup kollamalıdır.
Toplumda yaşayanlar, ahlak kurallarını her zaman ön planda tutmalıdır. Mahalle kültüründe eskiden beri var olan "Mahallenin namusu hepimizin namusu" gibi bir deyim vardır. İşte tam da bu anlayışla, toplum bireyleri birbirlerine zarar vermeden, kırmadan ve üzmeden, toplum ahlak kuralları çerçevesinde hareket etmelidir.
Toplum bireyleri öncelikle kültürel değerleriyle yaşamalıdır. Selamlaşmalı, dertleşmeli, sohbet etmelidir. Aralarında kan bağı olmasa bile, toplum kardeşliği bağlarını kuvvetlendirmelidirler. Mahalle kültürü pekiştirilmeli, mahalle esnafı toplumsal etkileşimin önemli noktaları olarak görülmelidir. Bu alanlar korunmalı, ancak aşırı yük veya sorun alanı haline getirilmemelidir.
Bebeklikten gençliğe, gençlikten yetişkinliğe uzanan süreçte, toplum bireyi olma bilinciyle yetişmek esastır. Bu sorumluluklar her birey için mutlak bir mecburiyettir. Şayet bu mecburiyetler yerine getirilmezse, toplum olmaz; toplum olmazsa millet olmaz; millet olmazsa da devlet olmaz. Devletsiz hiçbir insan kendi başına yaşayamaz.
Türk kültür değerleri ve İslam dininin ortaya koyduğu en temel değerlerden biri, millet olmaktır. Kendine özgü değerleri ve ayrıcalıklı kültürü olan topluluklar millet kimliği kazanır. Kimlik, bir ferdin veya milletin tanınmasını sağlayan özelliklerini ifade eder. Bu özellikler, bir milleti diğer milletlerden ayırt eder, onun fark edilmesini ve bilinmesini sağlar. Millî kimlik dediğimizde de, bir milletin tanınmasını sağlayan kültürel özellikler anlaşılır; bu, millî bir kültüre ait olmanın ifadesidir.
Türk kültürü içinde mahalle kültürü ve toplumsal yaşama kültürü ayrı bir yer tutar. Türk toplum yaşamında, Batı toplumlarında pek görülmeyen, toplumsal yaşama, paylaşma ve yardımlaşma kültürü son derece yaygın ve önemlidir. Türk kültürü, İslam kültürü ile birleştiğinde ise muazzam bir toplum ve sağlam bir millet yapısı meydana gelir.
Yüce Allah, Hucurât Suresi’nin 13. Ayeti’nde şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekten ve bir kadından yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefli ve itibarlı olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Çünkü Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.”