Menü Bayrampaşa'da Gerçek Gazetecilik
MEHMET CEYLAN

MEHMET CEYLAN

Tarih: 23.05.2026 08:15

TÜRKİYE’NİN MAKUS TALİHİ: SÜREĞEN KRİZLER VE "MUTLAK BUTLAN" KAOSU

Facebook Twitter Linked-in

Türkiye, nedendir bilinmez —aslında sebebi gayet iyi bilinir ama bir türlü çözüm üretilmez— sürekli bir kriz zemini üzerinde yürümeye mahkûm ediliyor. Bu tekinsiz zemin, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinin neredeyse her döneminde karşımıza çıktı. Özellikle de "1946 Ruhu" adı verilen çok partili hayata geçiş aldatmacasının akabinde, yani 1950’li yıllardan sonra krizlerin dozu daha da arttı. Dönemine göre rengi, şekli ve uygulama biçimleri değişse de bu ülke kriz ikliminden bir türlü kurtulamadı.

Bahsettiğimiz bu kriz zemini kimi zaman askeri darbelerle, kimi zaman sağ-sol çatışmalarıyla, kimi zaman Alevi-Sünni ya da Kürt-Türk gerilimleriyle; bazen de devlet veya partiler içi iktidar savaşlarıyla kendini gösterdi. Parlamenter sistem yürürlükteyken de bu zemin oradaydı; sistem değişip Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildiğinde de kriz mekanizması kendini gizleme gereği duymadı. Bugün ülke zaten ağır ekonomik, siyasi ve yönetim krizleri içinde kıvranırken, kriz dalgasının son merkez üssü ise Ana Muhalefet partisi CHP oldu.

Siyasete Bakış Açımız: Dava mı, Güç Savaşı mı?

Aslında bu kördüğümü çözmek için önce siyaseti doğru tarif etmek, sınıflara ayırmak ve bu krizi besleyen sistemsel yapıya bakmak gerekir. Çünkü hiçbir olay sebepsiz değildir. Türkiye’ye biçilen mevcut siyasi elbise, doğası gereği bu kriz zeminini de beraberinde getirmektedir.

Buradaki temel mesele, siyaseti nasıl tanımladığınızla ilgilidir:

Bugün Türkiye’deki siyasi haritaya baktığımızda partileri oy oranlarından ziyade teşkilat yapılarına göre; Dava Partileri, Kitle Partileri ve henüz teşkilatlanmasını bile tamamlayamamış Tabela Partileri olarak üç ana temelde değerlendirebiliriz.

Yetki Kargaşası ve Geleneğe Dönüşen Kriz

Parti içi yapısal krizler, genellikle ideolojik aidiyeti zayıf olan kitle partilerinde yaşanır. Bu krizler bazen iç hesaplaşmalarla, bazen de yargı müdahaleleriyle körüklenir. Bunun en taze örneğini CHP’de yaşıyoruz. Köklü bir ideolojik geçmişi olan CHP’nin, son yıllarda bu çizgiden uzaklaştırılma çabaları parti içinde ciddi bir çatışma başlattı. Bu çatışmanın yargıya taşınmasıyla birlikte kriz zemini yeniden kurulmuş oldu.

Bilindiği üzere, CHP’nin 2023 yılında yapılan 38. Olağan Kurultayı’nda genel başkanlık değişmiş, ancak bu kurultay bazı usulsüzlük ve rüşvet iddialarıyla yargıya taşınmıştı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, bu kurultay hakkında "mutlak butlan" yani "kesin hükümsüzlük" kararı verdi. Kararda mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına ve Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesine hükmedildi.

Peki, bu ne anlama geliyor? Hukuki bir terim olan "mutlak butlan" kararı, o kurultayın doğduğu andan itibaren sakat olduğunu ve hukuken aslında hiç yapılmamış sayılması gerektiğini ifade eden çok ağır bir karardır.

Elbette bu kararın doğruluğu daha çok tartışılacaktır. Nitekim kamuoyu ikiye bölünmüş durumda: Bir kesim "Yargı kararıdır, saygı duyulmalı" derken; muhalefet partilerinin neredeyse tamamı ağız birliği ederek bu kararın tamamen "siyasi bir müdahale" olduğunu savunuyor.

Çözüm: Kurumsal Netlik ve Hukukun Üstünlüğü

Bu siyasi tartışmalardan ziyade, meselenin özüne odaklanmak gerekir. Eğer siyaset dahil her kurumsal mekanizma bilimsel bir sistem üzerine, hukuk ve ahlak çerçevesinde yürütülseydi bu krizler asla yaşanmazdı.

Bir konuda yargı sürecine gerek kalmadan, konunun ilk muhatabı net bir irade koyduğunda kriz zemini daha başlamadan kurur. Türkiye’de her türlü seçim işi Anayasal olarak Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) mutlak yetkisi altındadır. YSK, zamanında söz konusu kurultaya dair tüm itirazları değerlendirmiş, kurultay sonuçlarını tescillemiş ve seçilen yeni ekibe yetki mazbatasını vermiştir. Mazbata verildiği an, o hukuki süreç nihayete ermiş sayılmalıydı.

Sonradan devreye giren yargı mekanizmasının da YSK’nın bu nihai kararlılığını gözeterek hareket etmesi gerekirdi. Sormak gerekir: Her iki kurum da nihayetinde Anayasa hükümleriyle karar vermiyor mu? Anayasa, seçim maddelerinde YSK’yı tek ve kesin yetkili merci olarak tanımlamıyor mu? Dahası, YSK’daki karar vericiler de yüksek yargı mensupları değil mi?

Eğer Anayasa’nın amir hükümleri kurumlar arası bir yetki kargaşasına meydan vermeden uygulansaydı, bugün yeni bir kriz zeminini konuşuyor olmazdık. Ne yazık ki kurumların birbirinin yetki alanına girdiği, kuralların kişilere ve dönemlere göre esnediği bu sistemde krizler kaçınılmaz oluyor.

Türkiye’nin makus talihi, kuralsızlığı kural haline getiren bu kriz ekosistemidir. Bu talihi yenmenin tek yolu ise; siyasette ahlakı, adalette ise tereddütsüz hukukun üstünlüğünü hakim kılmaktır.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —