Sosyal medyada yayımlanan bir videoda, bir hanımefendi, Türklerle çalışan Amerikalıların gözlemlediği ve profesyonellikle bağdaşmadığını düşündüğü bazı özelliklerden söz ediyordu.
Konu dikkatimi çekti. 40 yıllık bürokrasi hayatım boyunca ulusal ve uluslararası pek çok toplantıya katılmış biri olarak, anlatılanları bir daha dinledim. Katıldığım toplantılar gözümün önünden adeta bir film şeridi gibi geçti.
Türk kamu yönetiminin en büyük sorunu liyakat mi? Kaynak yetersizliği mi? Mevzuat-yetki karmaşası mı? Yetkisizlik mi vb.?
Hayır.
En büyük sorunumuz, kimsenin bir üst amirine “Yanlış yapıyoruz” diyememesidir aslında.
Hanımefendinin Türkler hakkında söyledikleri;...
“Türkler;
İlk bakışta ve duyuşta bu ifadeler rahatsız ediciydi. Ama doğruları da vardı belirttiklerinde. Bu ifadelere ilk refleksimiz: “Bizi anlamıyorlar.” olabilir
Peki ya gerçekten anlıyorlarsa?
Yıllarca katıldığım önemli toplantılarda aynı manzarayı gördüm. Mesela bir proje sunulur. Herkes eksikleri, yanlışları bilir. Koridorlarda eleştiriler havada uçuşur. Ama toplantı salonunda derin bir sükût vardır…
“Görüşü olan?” sorusunun cevabı ya “sükut” ya da “isabetli efendim”, “harika” vb.
Oysa aynı masada oturanların çoğu, birkaç ay sonra o projenin yürümeyeceğini özel sohbetlerinde dile getirecektir.
Neden o anda konuşulmaz?
Sonra ne olur?
Başlangıçta alkışlanan projeler, aylar sonra sessizce rafa kaldırılır.
Ama kimse çıkıp “Başta uyarmıştım” demez, diyemez…
Çünkü başta uyarmamıştır.
Bizim bürokrasi kültürümüzde önemli ve de güvenli bir cümle vardır:
“İsabet buyurdunuz efendim.”
Oysa profesyonellik, amiri onaylamak değil; eksikleri, yanlışları görünür kılmaktır. Kurumu hatadan korumaktır. Gerekirse rahatsızlık üretmektir.
Rahatsızlık üretmeyen kurumlar, zamanla atalet üretir.
Uluslararası bir çalıştayda yabancı bir moderatör bize bir problem verdi. Masadaki herkes önce en kıdemliye baktı.
“Nasıl ilerleyelim?”
Aynı salonda başka ülkelerden gelen ekipler çoktan tartışmaya başlamıştı.
Moderatörden sonunda şu cümleyi duydum:
“Siz çok bilgilisiniz ama karar vermek için hep bir otorite arıyorsunuz.”
Bu cümle ağırdı. Ama haksız değildi.
Bir başka mesele: Biz yöneticiden profesyonel mesafe değil, koruyuculuk-idare etme bekliyoruz.
Elbette insani ilişki önemlidir. Ancak yönetici aile büyüğüne dönüştüğünde kurumların yürüyüşünde objektiflik zedelenir. Performans değerlendirmesi kişiselleşir. Eleştiri kırgınlık üretir. Profesyonel yapı zayıflar.
Batı kültüründe yönetici çalışma hayatı içinde koçtur. Bizde çoğu zaman, yeşil çamın Hulusi KENTMEN figürü ağır basar.
Ve baba figürüne itiraz edilmez.
Sorun zekâ eksikliği değil.
Türk yöneticiler de çalışanlar da son derece yetkin olabilir.
Sorun şu: Zekâ görünür olmuyor.
Yönetici sadece duyduğu, öğrendiği kadar bilir. Duymadığı itiraz kadar hata yapar.
Ve en tehlikelisi, kurum içinde herkes gerçeği-yanlışı bilir ama kimse yüksek sesle söylemez/söyleyemez.
Belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Sadakat nedir?
Elbette gerçek saygı, susmak değildir. Gerçek bağlılık, gerektiğinde rahatsız edici soruyu sorabilmektir.
Eğer bir kurumda alt kademe, üst yöneticinin kararını sorgulayamıyorsa, o kurum modern/çağdaş değil, hiyerarşik bir konfor alanıdır.
Ve konfor alanları her zaman gelişmenin, ilerlemenin önünde engeldir.
“İsabet buyurdunuz efendim” cümlesini emekliye ayırmanın zamanı geldi ve geçti bile…
Onun yerine şu cümleyi yerleştirebilir miyiz?
Yöneticilerimiz/liderlerimiz “Bu kararın risklerini de konuşalım.” demeliler…
Eğer bunu başarabilirsek, sadece daha iyi projeler üretmeyiz.
Aynı zamanda daha olgun, daha özgüvenli ve gerçekten profesyonel bir yönetim kültürüne adım atarız.
Çözüm Nerede?
Çözüm, kültürel kodlarımızı inkâr etmekte değil; onları çağdaş yönetim anlayışıyla dengelemektedir.
Eğer bunları başarabilirsek, hem kültürel sıcaklığımızı korur hem de kamu yönetiminde daha güçlü bir profesyonel profil çizeriz.
Unutmamalıyız: Gerçek saygı, susmak değil; kuruma değer katacak sözü cesaretle söyleyebilmektir.
Ve belki de artık “İsabet buyurdunuz efendim” yerine şu cümleyi kurmanın zamanıdır:
“Sayın amirim, izninizle projeyi daha da güçlendirecek birkaç önerim var.”
Elbette bunu söyletecek bilgi, beceri ve değerin paylaşıldığı samimi, sıcak iletişim ortamının varlığı önemlidir. Bu ortamın oluşturulması da yine yöneticiye/lidere düşüyor sanırım…