Menü Bayrampaşa Gündem Gerçek Gazetecilik
YUNUS TOPUZ Eğitimci/Yazar

YUNUS TOPUZ Eğitimci/Yazar

Tarih: 14.06.2026 22:53

RUHUN ŞİFASI BATI’DAN GELMEZ

Facebook Twitter Linked-in

Türkiye’de üniversiteler yirmi yılı aşkın bir süre bilim üretmek yerine başörtüsü tartışmalarıyla heba etti. Bu tartışma nihayetinde kapandı. Ancak kapanan yalnızca bir yasaktı; zihinsel işgal hâlâ sürüyor. Kürsüler boşaldı, yasaklar kalktı; fakat o kürsülere oturanlar Batı’nın gözlüğünü takmaya devam etti. Değişen yalnızca yasağın adresiydi.

Bugün psikoloji bölümlerinde Freud anlatılıyor, Bandura aktarılıyor, Erikson şerh ediliyor. Bunların yanlış olduğunu söylemek kolaycılık olur. Ama bunların yeterli olduğunu söylemek ise körlüktür. Çünkü bu isimler kendi insanlarının, kendi kültürlerinin, kendi buhranlarının çocuklarıdır. Türk akademisyeninin görevi onları anlamak olmalıydı; onları taklit etmek değil. Ne var ki onlarca yıldır bir tek Türk akademisyenin özgün teorisi, bir tek yerli kuramın adı bu müfredatlara giremedi. Taklit o kadar derinleşti ki artık fark bile edilmiyor.

12. ve 13. yüzyılda Anadolu yerle bir oldu. Moğol orduları şehirleri yaktı, köyleri sürdü, nesilleri kesti. Tarihte eşi az görülmüş bir yıkım. Peki o dönemin Anadolu insanı nerede ayakta kaldı? Tekkede, dergâhta, handa, zaviyede. Yunus Emre’nin sesiyle, Hacı Bektaş Veli’nin sofrasında, Ahi Evran’ın atölyesinde, Hacı Bayram Veli’nin ilim halkasında.

O insanlar depresyon yaşamadı mı? Buhrana düşmedi mi? Elbette düştü. Ama bu büyük alimlerin sunduğu anlam çerçevesi, o buhranlara karşı öylesine güçlü bir bağışıklık oluşturdu ki kayda değer bir psikolojik çöküş tarihe geçmedi. Bunun nedeni ne iklimdi ne de o insanların duygusuzluğu. Neden şuydu: Acı anlamsız değildi. Yıkım son söz değildi. İnsan, yalnız değildi.

Bugün ise modern insan her türlü maddi konfora sahip; ama yalnız. Her şeyi var; ama anlamı yok. Psikiyatri klinikleri dolup taşıyor. Ve çaresiz kalan hekimlerimiz en hafif depresyon belirtisinde bile ilaca uzanıyor. İlaç semptomları bastırıyor; ama kaynağa dokunamıyor. Çünkü kaynak maddi değil.

Osmanlı’nın hastanelerinde su sesi tedavi aracıydı. Müzik, koku, ışık, insan sesi; bunlar birer terapötik unsur olarak sistematik biçimde uygulandı. Bu bir tesadüf değildi. Ardında, insanı beden ve ruh bütünlüğünde ele alan derin bir ilim anlayışı vardı. Bugün Batı’nın “müzik terapisi” veya “doğa terapisi” diye yeniden keşfettiği şeyleri, bu topraklar asırlarca biliyordu. Ama biz o mirası rafa kaldırdık; Batı onu “bilimselleştirerek” bize geri sattı.

İŞTE EN BÜYÜK İRONİLERDEN BİRİ BU.

Patolojik ve maddeci bir anlayışla ruhun yarasına merhem vurulamaz. Bilim insanın bedenine şifa olabilir; bu tartışmasız. Ama psikolojik sorunlar maddenin ötesindedir. İnsan anlam arayan bir varlıktır ve anlam, laboratuvarda sentezlenmiyor.

Akademi dünyasının önünde bugün net bir görev duruyor: Batı mukallidliğini bırakmak. Kadim Doğu’nun, İslam medeniyetinin yüzyıllar içinde biriktirdiği ilmi formüle etmek, sistemleştirmek, kuramlaştırmak. Yunus’un insan anlayışını, Gazali’nin nefs psikolojisini, İbn Haldun’un toplum tahlilini modern bir dille yeniden inşa etmek. Bu, geçmişe kaçış değildir. Bu, kendi toprağında köklenerek geleceğe yürümektir.

Ruhun şifası bu topraklarda saklı. Onu bulmak için denizaşırı ülkelere değil, kendi tarihimizin derinliklerine bakmak yeterli.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —