Menü Bayrampaşa Gündem Gerçek Gazetecilik
Özcan KARTAL

Özcan KARTAL

Tarih: 09.07.2026 20:31

ÖLÜ SEVİCİLER TOPLULUĞU: ÇİÇEKLERİ MEZARLARA SAKLAMAK

Facebook Twitter Linked-in

İnsan, elindekinin değerini ancak onu kaybettiğinde idrak edebilen; varlığı yük sayıp, yokluğu kutsayan o tuhaf, tezatlar dolusu canlı... Sokaklarında kaybolduğumuz, havasını soluduğumuz bu modern dünya, ne yazık ki her geçen gün daha karanlık bir paradoksa sahne oluyor: Ölülerin sevgiyle göklere çıkarıldığı, dirilerin ise sevgisizlikten yavaş yavaş çürüdüğü bir dünya burası. Her gün bitmek bilmeyen bir koşuşturmanın içinde birbirimizin yanından geçip gidiyoruz; omuzlarımız birbirine çarpıyor ama ruhlarımız birbirine teğet bile geçmiyor.

Yaşarken bir tatlı sözü, küçük bir tebessümü, içten bir sarılmayı esirgediğimiz insanların arkasından, onlar bu dünyadan göçüp gittikten sonra methiyeler düzüyoruz. Hayattayken sesini duymaya tahammül edemediğimiz kim varsa, kara toprağın altına girdiğinde birdenbire "kıymetli" oluveriyor. Sahi, bu işte büyük bir terslik yok mu? Bilge bilgeyi, insan insanı yaşarken bilmeli ve yüceltmeli değil miydi?

Büyük düşünür Friedrich Nietzsche, insanın bu ikircikli yapısını sanki yüzyıllar öncesinden görerek şöyle haykırmıştı:

“İnsanlar beni ancak öldükten sonra anlayacaklar, asıl benim güneşim ben öldükten sonra doğacak.”

Ne acı, ne kadar kahredici bir öngörü... Bir insanın ışık saçması için illa ki sönmesi, yok olması mu gerekir?

Mezarlardaki Bahçeler, Kuruyan Gönüller

Bizler, ölülerin toprağına çiçek ekiyoruz ama yaşayanların gönül bahçelerini hoyratça talan ediyoruz. Yanı başımızda nefes alan, tutunacak bir dal, sığınacak bir liman arayan canları görmezden gelip, onları yalnızlığın ve sevgisizliğin kuraklığına mahkum ediyoruz. Ancak o sesler bir kez sustuğunda, mezarlarına en görkemli çelenkleri taşımak için yarışıyoruz.

Doğu felsefesinin en zarif, en bilge seslerinden Halil Cibran, insanın bu geç kalmışlığını şu muazzam sözlerle eleştirir:

“Dün bir hiçtim, rüzgarda uçuşan bir toz zerresi... Bugün ise beni övüyor ve başınıza taç ediyorsunuz. Yarın öleceğim; feryat figan edip mezarıma çiçekler dikeceksiniz. Dün sevmediğiniz, bugün övdüğünüz, yarın ağlayacağınız ben; hep aynı bendim. Beni yaşarken sevin.”

Cibran’ın bu sitemi, aslında her birimizin vicdanına indirilmiş bir kırbaçtır. Bir insanın kalbini kırmak, ruhunu kurutmak bu kadar kolayken; o insan gittikten sonra ardından dökülen yaşlar neyi telafi edebilir, hangi kırığı onarabilir? Gidenlerin ardından sergilediğimiz o muazzam sevgiyi, merhameti ve takdiri, henüz nefes alıyorken birbirimize gösterebilsek dünya çok daha yaşanılır bir yer olmaz mıydı?

Oscar Wilde da “Yaşamak dünyada en nadir rastlanan şeydir. İnsanların çoğu sadece var olur, hepsi bu,” derken, belki de sevgisizlikle birbirimizin sadece "var olmasına" izin verdiğimizi, asıl yaşamı birbirimizin ellerinden çaldığımızı kastediyordu.

Geç Kalınmış Bir Sevgi, Sevgi Değildir

Çiçekleri mezarlara saklamayalım. Sevgiyi, insanı toprağa vermeden önce vermeyi, hissettirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü asıl trajedi, bir insanın biyolojik olarak kalbinin durması değil; yaşarken sevgisizlikten nefessiz kalması, ruhunun hunharca talan edilmesidir.

Gelin, bugün henüz vakit varken, yanı başımızdaki insanların bahçelerini baltalamaktan, hayatlarını karartmaktan vazgeçelim. Yarın çok geç olduğunda toprağa dökeceğimiz o faydasız gözyaşlarını ve sunacağımız o solacak çiçekleri; bugün, henüz hayattayken birbirimizin yüzüne sıcak bir tebessüm olarak sunalım.

Büyük usta Yunus Emre’nin o eskimeyen çağrısıyla bitirelim sözü:

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.

Hoşçakalın, dostça kalın, sevgiyle kalın.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —