Menü Bayrampaşa Gündem Gerçek Gazetecilik
Dr. Recep ÖZTÜR

Dr. Recep ÖZTÜR

Tarih: 14.07.2026 23:15

KANAATKÂRLIK VE TAMAHKÂRLIK ÜZERİNE: TASAVVUFİ GELENEK VE NÖROBİLİMSEL BİR PERSPEKTİF

Facebook Twitter Linked-in

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî-i Şerîf’inde kanaatkârlık erdemini pek çok hikâye ve örnekle işlerken, bunun zıttı olan "tamah" (açgözlülük) kavramını da nefsin en temel zaafı olarak sıkça vurgular. Bugün nörobilimin ulaştığı seviye, Mevlânâ’nın asırlar önce sezgiyle ve manevi müşahedeyle ortaya koyduğu bu kişilik analizlerini, biyolojik süreçlerle izah edebilmemize imkân tanımaktadır.

İnsanda var olan ikilik (dualite), beyin fonksiyonları ve ahlaki yönelimler bağlamında somutlaşır. Bir yanda tamahkârlık ve açgözlülük, diğer yanda ise cömertlik ve kanaatkârlık yer alır. Bu bağlamda, cimri ve tamahkâr bir bireyi; evrimsel gelişim sürecinde limbik sistemin (ilkel beyin) dürtüsel etkisinde kalmış, nörolojik ifadesiyle "orta lob" seviyesinde sabitlenmiş bir kişilik olarak tanımlamak mümkündür. Tasavvuf geleneğinde bu durum "nefs-i emmare" (kötülüğü emreden nefis) ile, psikolojik düzlemde ise ilkel arzuların merkeziyle ilişkilendirilir.

Buna karşın kanaatkâr ve cömert bir kişi; yüksek bilişsel süreçlerin merkezi olan "frontal korteks"i (ön lob) aktive edebilmiş, yani "İnsan-ı Kâmil" olma yolunda nefsi-i levvame (kendini sorgulayan nefis) aşamasına geçmiş bir bilince sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de bu seviyeye yükselememiş kişiler için kullanılan "beşer" ifadesi, biyolojik/hayvani dürtülerin (orta lobun) etkisinde kalan insanı; "insan" (veya insan-ı kâmil) ifadesi ise aklını ve vicdanını (frontal korteksi) devreye sokarak evrensel değerlere ulaşmış kişiyi tanımlar.

Felsefi Gelenek ve Peygamberlik Kuramı

Türk-İslam düşünce tarihinin en önemli filozoflarından olan İbn-i Sina, peygamberlik kurumunu rasyonel bir temele oturtmuştur. Orta Çağ Müslüman filozoflarının bir kısmı, peygamberlerin düşünce güçlerini (bilişsel kapasitelerini) öylesine bir saflığa ulaştırdıklarını savunmuşlardır ki; bu durum onların "Cebrail" ile (ilahi vahiy/mutlak bilgi) temasa geçerek gaybın bilgisini almalarını sağlamıştır. Bu süreç, günümüz terminolojisiyle, sisteme erişim şifrelerini çözmeye benzetilebilir.

Bu bağlamda din, akla hitap eden bir rehberdir. Modern nörobilim perspektifiyle bakıldığında; din, Allah’ın insana bahşettiği "selim aklın" ve insanlığın ortak evrensel değerlerinin (etik, adalet, merhamet) frontal kortekste vücut bulmuş halidir denilebilir. Bir başka deyişle din, insanlığın ortak vicdanının ve makul olanın temsilidir.

Ravendi ve Ebu Bekir er-Razi gibi rasyonalist filozoflar, Allah’ın ezelde verdiği aklın rehberliği nedeniyle, peygamber gönderilmesini -kendi felsefi çerçevelerinde- tartışmalı görseler de; peygamberlik, insanlığın "beşeri" düzeyden "insani" düzeye (nefs-i emmareden selim akla) geçişini hızlandıran, lütuf üzere lütuf olan ikincil (sekonder) bir uyarıcıdır.

Netice itibarıyla; Allah’ın muradı, tüm insanlığın orta lobun dürtüselliğinden ve nefs-i emmarenin karanlığından kurtulup, frontal korteksin aydınlığına, yani insanlığın alamet-i farikası olan "selim akla" ve evrensel İslam ahlakına yükselmesidir. Peygamberler ise bu yükselişi gerçekleştirebilmemiz için bizlere sunulan birer yol haritası ve ilahi rehberlerdir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —