Kalıcı huzurun sırrı dış dünyada değil; insanın kendi gönül havanında sabır, şükür ve muhabbet balını aşkla dövebilmesinde saklıdır.
Modern zamanların insanı; hızı bir meziyet, tüketmeyi ise bir maharet saydığından beri en çok da ruhun o dingin ritmini kaybetti. Mutluluğu dışarıda, nesnelerin soğuk parlaklığında ya da modern dünyanın geçici vaatlerinde arayanlar, her defasında ellerinde büyük bir hüsranla evlerine dönüyorlar. Oysa kalıcı huzurun ve zamana direnen bir beraberliğin sırrı dışarıda değil, insanın kendi içsel laboratuvarında gizlidir. Hayat, alelade yaşanacak bir süreç; sevginin, saygının ve sadakatin potasında eritilmesi gereken kadim bir simya sanatıdır.
Doğu’nun bilge sesi İbn Arabi, varlığın özünü sevgiye dayandırır ve "Aşk, varlığın sırrıdır; bizi aslımıza bağlayan yegane bağdır" der. Bir ömrü paylaşmanın ilk harcı da işte bu köklü sevgidir. Ancak sevgi, tek başına bir kök olarak kalırsa kuruyabilir; onu besleyecek bir sadakat yaprağına ve her şeyi bir arada tutacak bir saygı iklimine ihtiyaç vardır. Bilgeler; saygının olmadığı yerde sevginin bir heves, sadakatin olmadığı yerde ise bir yalan olduğunu söylerler. İnsan kalbini bir havan eylemeli, bu yüce duyguları aşkın o sarsılmaz tokmağıyla sabırla dövmelidir ki, ortaya çıkan esans ruhun her hücresine nüfuz edebilsin.
Bu manevi karışımı hayata dahil ederken, en çok da bir "hoşgörü eleğine" muhtacızdır. Batı felsefesinin derinlikli isimlerinden Spinoza, insanın doğasını anlamaya çalışırken "Anlamak, sevmenin başlangıcıdır" felsefesini savunur. Kusurları görmezden gelmek, karşındakini tüm eksiklikleriyle kabul edebilmek, ancak o hoşgörü eleğinden süzülmekle mümkündür. İnsan, elindeki elekle muhatabının hatalarını elemeli; geriye sadece saf, temiz ve yapıcı olanı bırakmalıdır. Bu süzülüşe eşlik edecek "sabır ve şükür" tohumları ise, toprağa düşen her bereketli tohum gibi vakti geldiğinde en tatlı meyvesini, yani o eşsiz muhabbet balını verecektir. Zira sabır, sadece katlanmak değil; menzile varacağına yürekten inanarak beklemektir.
Nihai hüküm şudur ki; insan ruhu, bencil arzuların ve anlık heveslerin rüzgarıyla savrulan bir yaprak olmaktan kurtulmadıkça hakiki menziline varamaz. Hayatın bizlere bahşettiği bu sınırlı zaman diliminde asıl mesele, ömrü sadece tüketmek değil, onu mana ile inşa etmektir. Kalbini bir kaşık gibi merhametle, zarafetle dolduranlar; sevgiyi, sadakati ve sabrı bir ömür boyu ruhuna zevkle zerk edenler, zamanın yıkıcı etkisine karşı galip geleceklerdir. Çünkü aşkla ve emekle karılan hiçbir harç, zamanın dalgaları karşısında yıkılmamış; aksine ebediyete uzanan bir abideye dönüşmüştür.
Hoşça kalın, dostça kalın, gönül alın. Sevgilerimle...