Menü Bayrampaşa'da Gerçek Gazetecilik Doğrudan Yana Taraf
İBRAHİM YILDIRIM

İBRAHİM YILDIRIM

Tarih: 17.12.2021 10:16

İSVİÇRE’DEN HATIRALAR :

Facebook Twitter Linked-in

Bugünkü sohbetimizde ilk hatıra , çocukluk ve gençlik hayatını İsviçre’nin başkenti Bern’de geçiren Zeki Kuneralp’e ait :

“ Lisenin küçük sınıflarında iken evden okula gitmek için bindiğim şehir otobüsüne, civarda oturan zamanın Cumhurbaşkanı Motta da binerdi. Otobüs bir gün dolu idi, oturacak yer kalmamıştı. Motta bindi, kimse kımıldanmadı. Ayağa kalktım, yerimi kendisine vermek istedim. O da sade ve nazik bir tavırla, “ İstemez evladım, şimdi ineceğim” dedi ve beni yerime oturttu. Başka bir gün de Motta, durağa varmadan vermesi gereken durma işaretini , devlet işlerine daldığı için olsa gerek , geç verdi. Şoför buna sinirlendi, bir şeyler mırıldandı, fakat otobüsü yine durdurttu. Cumhurbaşkanı Motta da , şoförün mırıldanmaları içinde mahcup mahcup otobüsten indi. Çocukluğumda şahit olduğum bu gibi sahneler şuuruma o kadar işlemiş olacak ki ömrümün kalan kısmında temas ettiğim kimselerin toplum içindeki mevkileri ne olursa olsun , kendilerine karşı aldığım tutum bu gibi sahnelerin etkisinden hiçbir zaman kurtulamamıştır. “Sayın” sıfatının gereksiz istimali karşısında öteden beri duyduğum tiksinlik ( tiksinti)  de aynı etkinin ürünü olsa gerek. “[1]

İkinci hatıra da  Zeki Kuneralp’in Bern Büyükelçiliği esnasında birlikte askeri ataşe olarak çalıştığı  merhum Dündar Taşer’e ait. Fakat bu hatıra da Zeki Kuneralp ile ilgilidir :

“O sırada Bern Sefirimiz , çok kıymetli ve vatanperver bir hariciyemizdi” der ve bu zatın , “Muharrir Ali Kemal Bey’in oğlu” olduğunu söylerdi.

Sefir bir gün kendisine “Babamın hain olduğuna kani misiniz?” diye sormuş . Merhum da “hayır” diyerek :
“Bizde ihanet, siyasi bir itham ve isnat olarak kullanılmakta . Ben de resmen “hain” addedilenlerden biriyim. 27 Mayıs’ta vatan kurtarıcı addediliyordum. 13 Kasım’dan sonra “hain” oldum. Ben kendimin ne olduğunu biliyorum. Onun için siyasetteki “hain” ithamına fazla bir kıymet vermiyorum. Hıyanetin kolay bir şey olmadığına da kaniyim” şeklinde mütalaa yürütmüştü. Bize de : “Bu hâin ithamı da çok iğrenç bir şey . Tarihimizde kellesi alınan bir çok vezir var. Fakat hiç kimse ve hatta devlet dahi, onların hain olduğunu söylemiyor ve iddia etmiyor. Onlar, hataları olan , fakat şerefleri de çok yüksek addedilen adamlar olarak görülüyorlar. Çocuklarına devlet maaş bağlıyor. Padişah tıpkı bir ailenin reisi gibi , onların çocuklarına bakıyor. Bu vezirlerin oğullarının vezarete ve hatta sadarete kadar yükseldikleri oluyor. Bu çocuklar da , babalarının öldürülüşü için bir düşmanlık taşımıyorlar. Devlet için çalışıp duruyorlar. Bu an’ane çok asil ve vakur. Son devirlerdeki hıyanet ithamları da küçüklüğümüzün ve ahlaki düşkünlüğümüzün eseri galiba. Çünkü 15-20 senede bir , 5-10 bin kişiyi hain ilan edip duruyoruz. Bu kadar bol hain ithamları karşısında , adama “ ne berbad milletsiniz , boyuna hain yetiştiriyorsunuz” demezler mi? Bu kadar bol hain yetiştiren bir milletin büyüklüğü iddia edilebilir mi? Bu hain ithamını bu derecede suiistimal itmek asla doğru değil” demişti.

İsviçre’de bulundukları esnada , Türk işçilerinin dertleriyle alakadar olmuşlar , onları teşkilatlandırmışlardı.  Hatta fazla Türk işçisi çalıştıran iş yerlerine , çıkan bir anlaşmazlıkla hemen Sefareti haberdar etmelerini , tercümanlığı dahi bizzat sefirin yapabileceğini bildirmişlerdi. Merhum bu kıymetli sefirimiz için “ O kadar vatanperverdi , o kadar milli hislerle dolu idi ki , işçilerin meseleleriyle bizzat alakadar olur, adeta  Türk’ün üzerinde titrerdi” derdi. Onun Zeki Paşa’nın kızı olan annesiyle babasının vefatı üzerine İsviçre’de çektiği sıkıntıyı ve acıyı anlatmıştı.

Bir gün zannederim Cumhuriyet Bayramını tes’ıd için Sefarette bir ziyafet verilmiş. Buraya yabancı sefaret mensupları ile oradaki işçilerimizden de üç dört kadar mümessil davet edilmiş . İşçilerimiz yabancı sefaret mensupları arasında çok edepli bir şekilde oturmuşlar. Bir ara sefir aniden dışarı çıkmış ve gelmemiş . Merhum onu aramış. Bakmış ki odasında ağlıyor. “ Ne oldu? Bir şey mi oldu efendim?” diye sormuş. O da :

-“İşçilerimizin hali bana çok dokundu. Allah’ını seversen söyle , dünyanın hangi işçisi vardır ki, böyle yüksek bir toplantıda bu kadar edepli , bu kadar efendi, bu kadar vakur ve centilmence hareket edebilsin? Milletimin büyüklüğünü ve efendiliğini onlarda gördüğüm için göz yaşlarımı tutamadım” cevabını vermiş. Merhum Sefirimiz bu kadar hassas, bu kadar içli, bu kadar vatanperver bir adamdı” derdi. [2]

 

[1] Kuneralp, Zeki, Sadece Diplomat , ist , 1981 sh : 23-24

[2] Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi, İst 1976 Sh : 126-129

ibrahimyildirim_99@hotmail.com


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —