Londra’da , bir Türk AVM’si olan Firmanın Edmonton ve Lordshipline şubelerinde çalışanların bazılarıyla bir evde kalıyordum. Ben AVM’de çalışan değildim. Benim bankacı olduğumu öğrenen , AVM’nin patronlarından yeğen Hüseyin Bey, yeni açılacak Tottenham Şubesine Manager (Müdür) olarak işe başlamamı önerdi. Tottenham Şubesinin açılışına bir ay vardı. Fakat Hüseyin, Edmonton şubesinde işe başlamamın iyi olacağını , tabir yerinde ise, bir ay staj yapmış olacaktım. Kabul ettim.
Burada Sivaslı Ahmet adında genç bir arkadaş Manager olarak çalışıyordu. Edmonton Şubesine , Fransa’dan gelmiş. Patronların ailesinden bir kızla yeni evlenmiş. Fransızcanın yanında İngilizceyi de mükemmel konuşuyor. Hem de polite (nazik) İngilizce konuşuyor. Resmi işlemlerde ve ikili görüşmelerde bu polite İngilizce çok önem arz eder. İngilizlerin nezakete önem vermeleri meşhurdur. Amma halk arasında slang (argo) ve küfürlü konuşmalar da yaygındır. Üç yıl kaldığım , İngiltere’de okula gitmediğim için daha çok, sokak İngilizcemi geliştirdim. Epey İngilizce küfür öğrendim. Bazen trafikte , nasıl olsa kimse anlamaz diye hâlâ kullandığım vâkidir.
Sabah , halden gelen yaş –sebze ve meyvelerin , yeni fiyatlarına bakarak , etiketleri güncelliyoruz. Markette herkesin Pazar arabasına bizzat kendilerinin alabilecekleri ürünler dışında, kasap reyonu, tatlı , peynir vs reyonlarında görevlilerden talep ile alabilecekleri kalemler de vardır.
İçeride kasiyerler ve raf destek elemanları da bulunuyor. Bunların sevk ve idaresi yapılıyor. Yalnız çoğu kez okul çıkışlarında bir grup zenci kırması, yaşları 13-15 arası yeni yetmeler grup halinde markete dalıp bir şeyler aşırıyorlar. İçerideki görevlilerin buna fırsat vermemek için grubu takip görevi de var. Yine böyle okul çıkışı zenci ve zenci kırması grup markete daldı. İçerideki görevlilerden biri bunları kovmaya başladı. 13-14 yaşlarında biri, oldukça direnç gösterdi. Görevli, elleriyle ittire ittire kapı dışına geldi. İşte asıl bu andan itibaren, çocuktaki özgüven bende hem şaşkınlık hem de hayranlık uyandırdı. Mağazanın dışında bacaklarını omuz hizasının dışına gelecek şekilde açarak şöyle seslendi :
-“Ok. Here is, out side isn’t it? ( Tamam. Burası dışarısı değil mi? )
-“Call your manager ! Let your manager apologize to me. You scared me ... You have no rights. Call your manager…” ( Menecerinizi çağırın . Meneceriniz benden özür dilesin. Beni korkuttunuz ... Buna hakkınız yok . ) diye söylenip duruyordu. Kimsenin bir şey yapmadığını görünce de :
-“Ok. I’m calling to policeman” diyerek cebinden telefonunu çıkardı ve “999” u aradı. (Bizdeki 155 numara muadili )… Bir şeyler konuştu. Şikayetini dile getirdi. (Bu arada çocuktaki özgüveni hayranlıkla izlemeye devam ediyorum)
Zaten Edmonton Police Station (Edmonton Polis Karakolu) marketin yakınında karşı hizadaydı. Oradan bir polis geldi. Polis önce şikayetçiyi dinledi. Kendisinin korkutulduğunu söyledi. Bu arada, gencin babası da geldi. Çocuk babasına da karşılaştığı muameleyi anlattı.
Bu arada , hemen Sivaslı Ahmet , polisi istikbal edip, o nazik İngilizcesiyle , durumu polise anlatmaya başladı. Çalışanların , İngilizcesinin yeterli olmadığı için body Language (vücut dili) kullanarak, eliyle dışarı çıkmasını istediklerini, isteklerini de ancak bu şekilde anlatabildiklerini söyledi. Çünkü bu gençlerin grup halinde içeri girip hırsızlık yaptıklarını daha önceden gözlemlediklerini anlattı. Her iki tarafı dinleyen polisin önerisi ;
- “Eğer isterseniz, biz buraya bir polis görevlendirir, bunların markete girişine mani oluruz” idi.
Sivaslı Ahmet , teşekkür ederek, buna gerek olmadığını söyledi. Olay böylece kapandı.
Bu hadise bana , küçüklüğünde , ebeveyninden, okulda öğretmeninden, askerde komutanından dayak yiye yiye adam edilmiş, insanımızı hatırlattı. Bizim insanımızda 13-14 yaşlarındaki şu Zenci kırmasının özgüvenine sahip olmadığına epey hayıflandım.
Sistem, halkının üzülmesini, travma geçirmesini istemiyor. Bu konuda bir şey daha söyleyeyim. 11 Eylül 2001 deki İkiz Kulelere yapılan saldırıda yaklaşık üç bin kişi ölmüştü. İkizkule’de ölen İngilizlerin ailelerine , İngiliz Sosyal Sigortalar Kurumu , yüz bin paund “üzüntülerini izale” parası ödemişti...
Wood Green’de , hırsızı yakalayan bir Türk market sahibi , bir eliyle hırsızın yakasını tutuyor, diğer elindeki merdane ile onu tehdit ederek, polisi aramıştı. Bu vaziyette, hırsızı İngiliz polisine teslim etmek isteyen Türk Marketçi, “ hırsızın ruhî travmaya sebebiyet vermesinden” dolayı ceza aldı. Olay haftalık Türk gazetelerinde yer almıştı. Mesaj şu ; hırsızlık bir suçtur, kanun onun cezasını verir… Senin ayrıca ceza verme, hele hele onda travma yapma hakkın yok… Aklıma bizde adeta linç ettikten sonra polise teslim edilen suçlular geldi. Suçluyu kanun cezalandıracak, âmenna. Peki suçluya dayak atmak ayrıca suç değil mi? Bizde buna bir müeyyide uygulanıyor mu?
Bir de İngilizler, ekonomik kuruluşlara takoz olmazlar. Burası faaliyetine devam etsin ki hem devlet olarak buradan vergi alınsın, hem de firma istihdam oluşturmaya devam etsin. O nedenle ekonomik faaliyette bulunanlara, saygın davranır. Türkiye ile 1963 da imzaladığı Ankara Anlaşması ile İngiltere’ye yasal olarak girmiş her Türk vatandaşı, Self Employment (kendi işini yapma) ile hem istihdam hem de vergi verebilmek koşuluyla oturum alabiliyorlar.
Aytaç Food UK de, servis araçları zaman zaman yük indirirken hatalı parktan penaltı (ceza) yerler. Bir gün bu penaltılara , polite İngilizce ile , itiraz edildi. Sair Marketlere yük indirmek zorunda olunduğundan, kısa süreli hatalı park yapmak zorunluluğu doğduğunu, bu nedenle cezadan sarf-ı nazar edilmesi talep edildi. Home Office ( Emniyet) ten cezanın kaldırıldığı yanıtı alınınca da bundan sonra gelen her penaltıya bu tarz itirazlar yapıldı. Her itiraz da hüsnü kabul gördü.
ibrahimyildirim_99@hotmail.com