Şu fani dünyada her şey bir incelik üzerine kurulu. Bir ağaca su verirken dallarını kırmamaya, bir çiçeği koklarken yapraklarını dökmemeye gayret ederiz de nedense en çok insanı, hem de iyilik maskesi altında incitiveririz. Oysa gerçek ihsan, elin verdiğini gönlün gizlemesidir. Yapılan bir iyiliği muhatabın yüzüne çarpmak, tahtaya çivi çakmaya benzemez; tahta acıyı bilmez ama ruh, o çivinin açtığı yarayı bir ömür sinesinde taşır. Büyük gönül adamı Mevlânâ, "Kalbini temizle ki gönül aynanda hakikati göresin" derken aslında her şeyin merkezine o nazenin gönlü koymuyor mu? Çünkü biliyoruz ki Kâbe azizdir ama insan kalbi ondan da azizdir.
Hayatın yükü bazen öyle ağırlaşır ki kendimizi dünyanın kahrını çeken yorgun bir hamal gibi hissederiz. Makamlar, mevkiler, hırslar ve mülkler... Hepsi birer emanetken, biz onları ebedî sanıp sırtımıza vururuz. Bu ağır yükün altında ezilmemenin tek yolu, sabrın o dingin limanına sığınmaktır. Zira sabır, sadece beklemek değil; dikenin içindeki gülü, gecenin içindeki şafağı görebilme ferasetidir. Şems-i Tebrîzî’nin buyurduğu gibi: "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" İşte o sarsıcı sancılar; aslında ham olan yanlarımızı pişirmek, bizi karlı dağları aşacak bir iradeyle donatmak içindir.
İnsanı hayvandan ayıran sadece aklı değil, o akla eşlik eden merhametidir. Zalimde sevgi aramak, çorak toprakta gül bahçesi düşlemektir. Bizim asıl vazifemiz; dünya başımıza yıkılsa, bütün işlerimiz ters gitse dahi helalden ve doğruluktan milim sapmamaktır. Zira sevmek de sevilmek de sadece insan olana mahsus bir imtiyazdır. Ama bu sevginin nihai durağı beşerî olanda kalırsa, her vuslat bir vedaya mahkûmdur. Oysa sevginin sonunu "Hak" ile bağlayanlar için veda diye bir şey yoktur. Varlığın binbir türlü hali, işlerin ters gidişi ya da dünyanın üzerimize gelişi aslında tek bir hakikati haykırır: Kalp, ancak aslına rücu ettiğinde dinginleşir.
Nihayetinde ömür dediğimiz bu uzun hikâyenin son cümlesi, insanın ne kadar kazandığı değil, heybesinde ne kadar "insanlık" biriktirdiğidir. Habbe kadar dertleri kubbe yapıp kendimize dünyayı dar etmenin bir manası yok; çünkü gölgenin peşinden koşanlar güneşi kaybeder. Her şey aslına döner; toprak toprağa, su suya kavuşur. İnsandan geriye ise sadece Hakk’ın rızasıyla mühürlenmiş, sevgiyle pişmiş ve doğruluğun imbiğinden geçmiş "has" bir ruh kalır. Menzil uzak, yol çetin görünse de yolu güzel kılan varılacak yer değil, o yolda yürürken sergilenen onurlu duruştur. Mesele çok konuşmak değil, hakikati kuşanmaktır; çünkü esası doğruluk olmayan hiçbir yol menzile varmaz.
"Sevmek de sevilmek de yalnız insana hastır. Her sevginin sonunda Hakk'ı bulmak esastır."
Hoşça kalın, dostça kalın, gönüllerde kalın.
Sevgilerimle...