Bilimsel ve tasavvufi çerçeveyi biraz daha açmak ve derinleştirmek gerekir. İnsan olmanın temel sütunları olan "güvenilmek" ve "sevilmek", birbiriyle paralel giden ve birbirini besleyen iki hayati kavramdır. Bunları, bizi yaratan Allah’ın güzel isimleriyle, yani Esma-i Hüsna ile açıkladığımızda konu çok daha berrak ve anlaşılır bir hale gelecektir.
Bilindiği üzere Allah’ın isimlerinden biri el-Mümin’dir. İslam inancına sahip kişilere de "mümin" denir. Tanrısal katta bu isim, "güven veren, vaadine güvenilen" anlamına gelir. Aynı şekilde yeryüzündeki Mümin’e de "güvenilen, elinden ve dilinden emin olunan kişi" anlamı yüklenmiştir. Dolayısıyla bu süreç çift geçişli bir fiildir: Biz Allah’a güvendiğimiz gibi, Allah da emanetini (akıl, vicdan ve halifelik sorumluluğunu) teslim ettiği Mümin’e güvenir. Burada güvenmek, güvenilmek ve güvenilirlik birbirini tamamlayan muazzam bir üçlü sacayağı oluşturur.
Diğer taraftan sevmek, sevilmek ve sevginin kendisi insanlaşma sürecinin en üst basamağıdır. Çünkü Allah, el-Vedûd’dur; yani "kullarını çok seven ve sevilmeye layık olan"dır. Allah kullarını sever, kulları tarafından sevilmek ister; kullar da doğal olarak Allah tarafından sevilmeyi arzular. Tıpkı Mümin esmasında olduğu gibi, Vedûd esması da çift taraflı, yoğun bir sevgi akışını ifade eder.
Bu iki büyük isim, yani Mümin (Güven) ve Vedûd (Sevgi), tanrısal katta (Zat-ı İlahi'de) asla birbirinden ayrılamaz; ikisi de "Allah" isminin içinde saklıdır, onun özünü oluşturur. Ancak insanlık alemine, yani bizim toplumsal gerçekliğimize indiğimizde bu iki kavram kısmen ayrışabilir. Toplumsal varoluşta ve ahlaki tekamülde güvenilirlik, sevgiden önce gelebilir. Bir insanı sevmeseniz bile ona güvenebilirsiniz; fakat güvenmediğiniz birini kalpten sevemezsiniz. Bu yüzden güven (Mümin), sevginin (Vedûd) üzerine inşa edileceği prefrontal korteks tabanlı ahlaki zemindir.
Nihayetinde insanlık, bu güvenilirlik ve sevgi kapasitesi ile inşa edilir. Eğer bir canlıda veya toplumda güven ve sevgi yoksa, orada biyolojik olarak insanımsı bir görüntü olsa dahi, yaşam pratiği açısından primat/hayvanlar grubuna geri dönüş başlar. Güven ve sevgiden yoksun bir varlık, sadece dış görünüşü insana benzeyen ama vahşi dürtülerle hareket eden, yani 250.000 yıl önceki vahşi Homo sapiens evresinde takılı kalmış bir canlıdır.
Kısacası; ilahiyat, evrimsel biyoloji, antropoloji ve nörobilimin kesiştiği ortak hakikat şudur: Bizi o ilkel Homo sapiens seviyesinden çıkarıp hakiki manada "İnsan" kılacak olan şey; prefrontal korteksimizi (ayna nöronlarımızı/vicdanımızı) işleterek yeryüzünde Mümin ve Vedûd esmalarının birer aynası haline gelebilmektir.