Türkiye’de vatandaşın asıl gündemi; açlık, işsizlik, yarınından duyduğu endişe ve cebine girmeyen geçim kaynağıdır. Açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren asgari ücretliler, yoksulluk sınırının altında hayatta kalmaya çalışan memur ve kamu işçileri, geçimini sağlayamayan emekliler, dükkanını siftahsız kapatan esnaflar... İşsiz kaldığı ya da kazandığı yetmediği için eşine ve çocuklarına karşı mahcup olan bir insanın, hangi toplumsal değere sıkı sıkıya sarılmasını bekleyebilirsiniz?
Türkiye’de dar bir seçkin kesimin dışındaki acı gerçek bu iken, tepedekiler her gün yapay kaoslarla ülke gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Elbette yapılan bazı şeylerin iyi tarafları da yok değildir. Fakat asıl mesele toplumun kendisidir. Geçim sıkıntısı çeken, rızk endişesi duyan ve yarınından umut kesen bir toplum, zamanla en temel insani ve milli değerlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Düşünün ki bir baba; akşam evine ekmek götürmenin derdine düşmüşken, sabah çocuğunun cebine harçlık koyamazken ondan başka hangi ulvi beklentilerde bulunulabilir? Bu şartlar altındaki bir insan ne açıp bir kitap okuyabilir ne de çocuklarına vakit ayırıp onlara hayatı öğretebilir. İyi yetişmesini istediği evlatlarına, hayatın ağır yükü altında ezilirken doğru bir örnek oluşturamaz.
Bugün bu ülkenin gerçek gündemi ne hukuki teoriler (Mutlak Butlan) ne de kimin yeni bir parti kuracağı meselesidir. Bu ülkenin tek bir gerçek gündemi olmalıdır: Bu milletin insanına iş ve aş sağlamak. Ekonomideki derin dengesizlik ve adaletsizlik insanları psikolojik olarak bitirme noktasına getirmiştir. Artık bıçak kemiğe dayanmış, hatta o kemiği parçalayacak bir boyuta ulaşmıştır. Paranın değeri her geçen gün düşmekte, halkın alım gücü eriyip yok olmaktadır.
Geçimi doğrudan devlete dayalı olan kesimler; yani memurlar, kamu işçileri ve emekliler rahat edemediği için, onlardan beslenen orta ölçekli esnafın durumu da içler acısıdır. Esnafın işleri kötüye gittiğinde, bu durum direkt olarak yanında çalıştırdığı işçiye yansımaktadır. Her geçen gün işsizlik büyümekte, icralık olan esnaf ve çalışan sayısı hızla artmaktadır. Vatandaş da çalışan da esnaf da bir şekilde borç sarmalıyla, borcu borçla kapatarak ayakta durmaya çalışmaktadır.
Bir taraftan "milli birlik" söylemleri yükselirken, diğer taraftan ekonomik vizyonsuzluk, inançsal ve etnik temelli dayatmalar toplumumuzu hızla ayrıştırmakta ve değerlerinden koparmaktadır. Geçmişte dünyaya insanlık ve dayanışma örneği olan toplumumuz, bugün ne yazık ki bu saygınlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. İnsanlar birbirlerinin hakkına, hukukuna saygı duymaz olmuş; komşusunu bırakın, ailesini ve akrabasını bile tanımaz duruma gelmiştir. Toplum, neredeyse "senin dinin, benim dinim" ayrımına sürüklenecek bir kutuplaşmaya doğru itilmektedir.
Terörün de etkisiyle körüklenen etnik ayrışma, siyaset eliyle sürdürülmektedir. Bin yıldır beraber yaşamış, aynı düğünde oynamış, aynı cenazede ağlamış, aynı cephede bu vatan için can verip kan dökmüş olan bu asil toplum, adeta birbirine düşman edilme noktasına getirilmiştir. Bu sorunlar yüzeyde çözülmüş gibi görünse de derinden derine bir yara olarak kanamaya devam etmektedir. Toplumun hassas değerleriyle oynandığı ve ekonomi düzeltilmediği sürece bu kötü gidişat durmayacaktır.
İktidar kanadı, ülkede hiçbir problem yokmuş gibi davranarak hayatı güllük gülistanlık göstermeye çalışıyor. Muhalefet ise bir taraftan kendi iç çekişmeleriyle uğraşırken, diğer taraftan sadece iktidarı kötülemekle meşgul oluyor. Artık kısır siyasi çekişmeleri bir kenara bırakmanın vaktidir. İktidarıyla, muhalefetiyle, akademisyenleriyle, sivil toplum örgütleriyle ve medyasıyla yüzümüzü yeniden millete dönme, milletin hakiki problemlerini çözme zamanı gelmiş de geçmektedir. Küresel dünyada Türk milletinin var olabilmesinin tek yolu; asıl millet olma değerlerimize sahip çıkarak ekonomisi güçlü, bilgili ve bir arada kardeşçe yaşayan bir toplum olmaktan geçer.
Birilerinin imtiyazıyla, dış güçlerin tavsiyesi ya da icazetiyle bir şeyler yapmamız mümkün değildir. Biz millet olarak ancak kendimize gelerek, kendi gücümüzle kendimizi kurtarabiliriz. Güçlü olmak, sadece toplumun belli bir azınlık kesiminin ekonomik refaha kavuşmasıyla değil; milletçe değerlerimizi koruyarak ve gelir adaletini tam anlamıyla sağlayarak mümkündür.
Dün Anadolu'yu işgale gelen Haçlı zihniyetinin bize karşı tavrı neyse, bugün de küresel ölçekte hiçbir şey değişmemiştir. Türkiye’nin bağımsız ve güçlü bir ülke olmaması için ellerinden geleni dün nasıl yapıyorlarsa, bugün de aynı oyunları oynamaya devam ediyorlar. İnsanımızın inancını, kültürünü, kısacası bizi biz yapan olmazsa olmaz değerlerimizi yok etmek için var güçleriyle çalışıyorlar.
Çünkü çok iyi biliyorlar ki; bu milletin manevi ve kültürel değerleri yok edildiği zaman, dünyanın en zengin ülkesi ya da bireyleri olsak bile "millet" olma özelliğimiz kaybolacaktır. Çok iyi biliyorlar ki, değerleri körelmiş bir Türk milleti, onların emperyalist ve zalim düzenlerine ses çıkaramaz hale gelecektir.
O halde artık durmanın, kavga etmenin ya da yapay kaoslar içinde boğulmanın zamanı değildir. Barış ve birlik içinde, bilgiye dayalı bir toplum olarak yeniden dirilmeliyiz. Ecdadımız en zor zamanlarda nasıl küllerinden doğup ayağa kalktıysa, bizim de kendimize gelerek doğrulma zamanımızdır.
Yarınlarda daha güçlü, tıpkı şanlı tarihimizde olduğu gibi mazlumun yanında, zalimin ise tam karşısında duran bir toplum olmak için el ele vermenin zamanıdır. Bunun yolu da her konuda adil bir yönetimden, adil bir bölüşüm sisteminden geçer. Ekonomik şartların ağırlığı altında inleyen bu asil toplum, bir an önce bu cendereden kurtarılmalıdır.