Gerçek ve doğal olan "fıtrat dini", Yaradan’ın ezelde insan bilincine ve hafızasına nakşettiği ezeli hakikatlerdir. Bu hakikatler evrenseldir ve zamanın ötesinde bir geçerliliğe sahiptir. Rabbimiz, bir lütuf olarak seçtiği peygamberler vasıtasıyla insanlara nasihatler gönderir ki bu da "indirilen din"dir. Bu iki kategori, özünde Rahman’ın kelamının ve esmasının farklı görünümlerdeki yansımalarıdır. İnsanlığın ortak "selim aklının" makul bulduğu ve şehadet aleminde geçerli olan prensipler bütünü, işte bu fıtrat dinidir.
Ancak bu hakikatin karşısında, bizzat "din sınıfı" tarafından üretilen "uydurulmuş bir din" tanımı yer almaktadır. Geçmişte Musevilik ve İseviliği tahrif eden haham ve ruhban sınıfı gibi, bugün de bazı Müslüman din adamları İslam’ın özünü (amentüsünü) tahrif edebilmektedir. Siyasi sınıflar tarafından iktidar aracı olarak kullanılan bu uydurulmuş din; bireyleri tevhide ve hakikate değil, batıla yönlendirir.
Gerçek fıtrat dini ile uydurulmuş din arasındaki en güçlü "turnusol kağıdı", sosyo-ekonomik dengelerdir. Uydurulan dinde sömürü, zulüm, sınıfsal uçurumlar ve "şirk" hakimdir; din, güçlülerin zayıfları ezdiği bir kılıf haline getirilir. Buna karşın gerçek dinde "vahdet" bilinci esastır. Bu bilinç, "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" düsturuyla gerçek bir toplumsal adaleti, huzuru ve barışı tesis eder.
Sonuç olarak, bir toplumda hangi dinin egemen olduğunu anlamak zor değildir: Gerçek dinin olduğu yerde ahlaklı ve dürüst "müminler", uydurulmuş dinin hüküm sürdüğü yerde ise dini menfaat aracı yapan "münafıklar" hakimdir. Toplumun huzur ve eşitlik seviyesi, o toplumun hangi yolda olduğunun en somut göstergesidir.
Nöro-Biyolojik Bir Hakikat: Beşeriyetten İnsanlığa Geçişin Eşiği
Nörobilim ışığında bir değerlendirme yapıldığında, beynimizin en seçkin bölgesi olan Frontal Korteks, adeta "Süperego"nun ve toplumsal vicdanın merkezidir. Tasavvuf literatüründe "Nefs-i Levvâme" (kınayan nefis) veya bir üst mertebe olan "Nefs-i Marziyye" (Allah’ın razı olduğu nefis) olarak tanımlanan bu bölge, benliğimizin en yüksek şaheseridir. Ben bu mukaddes bölgeye, hakikati işiten ve tebliğ eden yönüyle "Cebrail Lobu" demeyi tercih ediyorum.
Ne yazık ki günümüzde evrensel ahlak ve gerçek İslam ile müşerref olmuş insan sayısı oldukça azdır. Kur’an-ı Kerim’in Asr Suresi’nde belirttiği gibi; insanlığın büyük bir çoğunluğu hâlâ "hüsran" içerisindedir. Bu bireyler biyolojik olarak birer Homo sapiens olsalar da henüz manevi anlamda "insan" mertebesine erişememiş, "beşer" veya "bedevi" düzeyinde kalmışlardır.
Doğa yasası gereği, benzer yapılar birbirini çeker. Bu "beşerî" grupta yer alanlar, hakikati ve evrensel değerleri ısrarla örterler; yani kelime anlamıyla birer "kâfir" (gerçeği örten) haline gelirler. Günümüz dünyasında çoğunluğu temsil eden bu kitle; temiz, adil ve salih insanlardan pek haz etmezler. Çünkü doğruluk, onların örttüğü gerçekleri açığa çıkaran bir aynadır.
Bizlerin, yani iyiliği ve güzelliği şiar edinmiş olanların temel görevi; bu karanlık tablo içinde yılmadan doğruluğu anlatmak ve salih amellerle toplumu ıslah etmeye çalışmaktır. Bu bakış açısı, büyük filozof Platon’un 2500 yıl önce ortaya koyduğu fikirlerin, bugünün bilimsel avantajlarıyla harmanlanmış daha üst bir versiyonudur. Platon mağaradaki gölgeleri anlatmıştı; biz ise bugün o mağaradan çıkışın anahtarının, beynimizin en önünde, yani "Cebrail Lobu"muzda saklı olduğunu biliyoruz.