İnsanlık tarihi boyunca inanç ve inançsızlık kavramları, zihnimizi meşgul eden en büyük paradokslardan biri olmuştur. Ancak meseleye felsefi ve teolojik bir pencereden baktığımızda, "dinsizlik" olarak adlandırdığımız olgunun tek bir kalıba sığmadığını görürüz. Teorik ve pratik düzlemde karşımıza çıkan üç temel dinsizlik türü, insanın varoluşla kurduğu ilişkiyi çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
İlk grup, klasik anlamda ateist olarak nitelendirdiğimiz kesimdir. Bu düşünce yapısına sahip bireyler, evrenin ezeli ve ebedi olduğuna inanırlar. İlahi bir dine, kitaba veya peygambere alan açmazlar; ancak evrenin kendisine adeta bir yaratıcılık payesi verirler. Onların gözünde evren, kendi kendini var eden ve döndüren gizemli bir güç odağıdır.
İkinci tür dinsizlik ise karşımıza teistik-deizm olarak çıkar. Bu akım, bir yönüyle ateizm gibi evrene öncelik verse de ondan ayrılır. Bu anlayışa göre evren, ruhsuz bir madde yığınından ibaret değildir; aksine evrenin bir ruhu, şuuru ve bilinci vardır. Yaratıcı (rab/ilah), evrenin içinde içkin (implisit) bir halde bulunur ve ezelden ebede kadar doğa kanunlarını düzenler. Felsefi açıdan bu yaklaşım, İslam tasavvufundaki panteist (vahdet-i vücud) teorilerle büyük bir özdeşlik gösterir.
Gelelim en tehlikeli ve tabiri caizse "nitelikli" dinsizlik türüne... Bu gruptakiler, dilleriyle Allah’a, kitaba ve peygambere inandıklarını iddia ederler. Ancak iş icraata, yani eyleme geldiğinde hiç çekinmeden zulüm işlerler. Söylemleri ile eylemleri tamamen çelişiktir. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim, bu iki yüzlü gruba münafık adını verir. Görünüşte Allah'ın adı anılsa da gerçekte O’na hiç itibar edilmez; dahası, bu zihniyet gizliden gizliye ahirete de inanmaz. Hakiki bir "Allahsızlık" örneği olan bu üçüncü tür, Kur’an’ın en şiddetli şekilde yerdiği ve kâfir gruptan daha tehlikeli gördüğü en kötü dinsizlik modelidir.
İnanç sistemlerinin en popüler figürlerinden biri şüphesiz Şeytan'dır. Semitik (Orta Doğu) dinlerin literal (lafzi) yorumlarında şeytan; insana kötülüğü emreden, dışarıda somut bir varlığı olan, yaratılmış bir varlıktır. İnanışa göre başlangıçta nötr bir konumdayken, Hz. Adem’in yaratılışı sırasındaki kıskançlığı yüzünden Allah’a isyan etmiş ve bir "kötülük aparatına" dönüşmüştür. Bu dinlere mensup geleneksel çizgideki insanlar, işledikleri günahların faturasını "Bana bu kötülüğü İblis yaptırdı" diyerek bu dış faktöre keserler. Tasavvuf erbabı ise konuyu biraz daha içselleştirerek, insanın içindeki nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) zaman zaman şeytan tarafından tetiklendiğini savunur.
Ancak bilimsel ve felsefi paradigmalar, bu ontolojik varlığı tamamen reddeder. Modern bilime göre bu mavi gezegende yalnızca Allah, evren ve insanlar vardır. Cinler, melekler ve şeytan gibi ruhani varlıklar, insan beyninin birer fonksiyonundan ibarettir. Sümerlerden bu yana bu kavramlar, insanın bilişsel ve psikolojik süreçlerini açıklamak için kullanılan birer metafordur.
Son nörobilimsel veriler ışığında, insan beyninin orta lobunda yer alan limbik sistemin, evrimsel süreçten miras kalan ilkel duygu ve dürtülerin (öfke, şehvet, saldırganlık) kaynağı olduğu düşünülmektedir.
Kısacası, bir insan kötülük işlediğinde dışarıdan ekstra bir uyaran gelmez. İnsan, kendi beyninin ürettiği egonun ve orta lobun (limbik sistemin) vahşi dürtülerinin esiri olur. Kendi aklıyla, yine kendi beynini aktive ederek kötülük üretir. İşte tam da bu yüzden insan, günahı Semitik dinlerin ilki olan Yahudilikteki gibi bir "günah keçisine" (şeytana) yıkıp sıyrılamaz. Kötülüğü kendi iradesiyle ürettiği için, faturasını da bizzat bireysel olarak (cehennemle) ödemek zorundadır.
O halde bizlere düşen asıl görev; bilinçlenmek, aydınlanmak ve beynimizin düşünce üreten, adeta bir "Cebrail lobu" gibi çalışan şuur mekanizmasını geliştirmektir. İnsanlığın alamet-i farikası ve Allah'ın en büyük şaheseri olan, bilinci oluşturan frontal korteksi (ön beyni) eğitmeliyiz. Ancak bu şekilde kötülük üretim merkezi olan nefs-i emmaremizi, yani primitif (ilkel) hayvani dürtülerimizi kontrol altına alıp gerçek anlamda "insan"laşabiliriz.