Bugün dönüp Türkiye’ye ve haritayı biraz daha genişleterek İslam coğrafyasına baktığımızda, ortak bir feryat yükseliyor: Adaletsizlik. Ancak bu adaletsizliği sadece mahkeme salonlarındaki yanlış kararlarla, haksız mahkumiyetlerle açıklamak resmi eksik bırakır. Karşı karşıya olduğumuz şey, toplumsal dokuyu içten içe kemiren, liyakat ve bilim düşmanlığıyla beslenen sistemik bir adaletsizliktir.
İslam dünyasının tarihsel gerilemesini dış güçlerde, komplolarda arama kolaycılığı artık miyadını doldurdu. Asıl trajedi, bizzat kendi iddialarımızla ve inandığımızı söylediğimiz değerlerle çelişiyor oluşumuzdur. Klasik İslam düşüncesinin en parlak dönemlerinde adaletin tanımı çok netti: "Bir şeyi ait olduğu yere koymak." Peki, bugün biz ne yapıyoruz? Makamları, kürsüleri, yönetimi ve geleceğimizi ait olduğu yere —yani ehline— mi veriyoruz, yoksa sadakat, biat ve akrabalık ilişkilerinin dipsiz kuyusuna mı feda ediyoruz?
Bir toplumda ehliyet ve liyakat ortadan kalktığında, orada adaletten bahsetmek abesle iştigaldir. Çünkü işi ehline vermemek, o işi hakkıyla yapabilecek olanın hakkını gasbetmektir; yani adaletin ta kendisine ihanettir. Bugün kurumlarda rehber edinilen şey rasyonel akıl ve bilim değil; kişisel networkler, ideolojik yakınlıklar ve "bizden olsun da çamurdan olsun" sığlığıdır.
Uzağa gitmeye gerek yok; bilimi, rasyonel düşünceyi ve nesnel aklı rehber edinemeyen bir toplumun üretebileceği tek şey taklitçilik ve geri kalmışlıktır. Evrensel yasaları, sosyolojinin ve iktisadın kurallarını yok sayarak, bilimi adeta bir tehdit gibi görerek inşa edilen hiçbir yapı ayakta kalamaz. Kur'an’ın defaatle "Akletmez misiniz?" sorusunu yönelttiği bir inancın mensupları, bugün aklı ve bilimi göz ardı etmenin faturasını ağır ödemektedir.
Mevcut manzara nettir: Liyakatsiz kadroların elinde can çekişen kurumlar, bilimin ışığından mahrum bırakılmış üniversiteler ve neticesinde savrulan bir gençlik. Adaletsizlik hissi, bir toplumun geleceğine karşı beslediği umudu öldürür. Genç beyinlerin kendi topraklarında adil bir yarış imkanı bulamayacaklarını anlayıp kitleler halinde ülkeyi terk etmesi, bu adaletsizliğin en somut ve en acı faturasıdır.
Kurtuluş reçetesi ne sihirli bir ekonomik formülde ne de hamasi nutuklardadır. Çözüm, zihniyet devrimindedir.
Adaleti, güçlülerin çıkarını koruyan bir kalkan olmaktan çıkarıp, zayıfın hakkını savunan evrensel bir terazi haline getirmek zorundayız.
Liyakati, bir lütuf değil, devlet yönetmenin ve toplumsal ahlakın birinci şartı kılmalıyız.
Bilimi, dogmaların ve siyasi ajandaların üzerinde, toplumu geleceğe taşıyacak tek meşale olarak kabul etmeliyiz.
Nihayetinde unuttuğumuz en büyük hakikat şudur: İslam medeniyetinin varoluş hamlesi olan Hicret, yalnızca bir şehirden diğerine göç etmek değil; zulümden adalete, kayırmacılıktan ehliyete yapılan köklü bir zihniyet hicretidir. Hz. Peygamber’in Medine yolunda, kendisine inanmayan ama işinin ehli olan bir kılavuza canını ve davasını emanet etmesindeki o muazzam liyakat dersi, bugün adalet iddasında olanların yüzüne çarpan tarihi bir tokat gibidir. Bizler bugün coğrafyamızı kuşatan bu ahlaki fetret devrinden çıkmak istiyorsak; sadakati liyakate, biatı bilime, şahsi menfaatleri ise mutlak adalete feda edeceğimiz o büyük ve zihni "Hicret"i kendi ruhumuzda ve devlet mekanizmamızda başlatmak zorundayız. Emaneti ehline teslim etmediğimiz her gün, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz adaletsizlik karanlığında kaybolmaya mahkumuz.
Hoşçakalın dostça kalın adaletle kalın. Sevgilerimle....