Her insan hayatı boyunca çeşitli fırsatlarla, şanslarla ve fitnelerle imtihan edilir. Bilindiği üzere, her bireyin bir "beşer" yönü vardır. İnsanlığın asıl göstergeleri olan iyilik, güzellik, adalet, eşitlik, merhamet, paylaşım ve tevazu gibi evrensel değerlerin yanında; hırs, dünyevi kazanç arzusu, şehvet, kibir ve nefret gibi beşerî zaaflar da mevcuttur. Tasavvufi bir tabirle ifade edersek, her insanda bir "Nefs-i Emmâre" gerçeği vardır.
Dini literatür açısından bakıldığında her birey, çirkinlik ve kötülük işleme dürtüsü olan "fücur" ile iyilik ve güzellik sergileme potansiyeli olan "takva" arasında durur. Dolayısıyla insanda bir çift kutupluluk (polarite) söz konusudur. Gerçek manada "insan" olabilenler, bu polaritenin pozitif kutbunda kalmayı başaranlardır. Öte yandan, bilinciyle nefsini kontrol edemeyen bir kesim ise negatif kutba kayarak şeytani dürtülerin etkisine girer. Bu kişiler, insanlık mertebesine yükselemeyip "beşer" düzeyinde takılıp kalırlar.
Ne yazık ki yaşadığımız ahir zamanda, bu negatif kutbun toplumda oldukça baskın hale geldiğini görmekteyiz. Çoğunluğun kötülüğe meylettiği bir ortamda; makam, mevki ve para ile tanışanların büyük bir kısmı nefsine yenik düşmekte ve elindeki fırsatları kötüye kullanmaktadır. Verilen imkânları insanlığın lehine kullanabilen, makamdayken de "insan" kalmayı başaranların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azalmıştır.
İnsanın bu kötüye meyilli yönünün tedavisi ve nefsin tezkiyesi (temizlenmesi) için; tasavvufi terbiye, ahlak bilinci, dini değerler, aile disiplini ve nitelikli bir okul eğitimi gibi köklü öğretilere ihtiyaç vardır. Ancak bu şekilde beşeriyetten insaniyete giden yol aydınlanabilir.
Akıl, Bilim ve Din: Aydınlanan Zihinler, Isınan Gönüller
Merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün de sıkça vurguladığı gibi; din akılüstüdür ancak asla akıldışı değildir. Din doğrudan akla hitap eder; nitekim "Aklı olmayanın dini de olmaz" ilkesi İslam düşüncesinde sarsılmaz bir yere sahiptir. Bununla birlikte din, bilim ve aklın birincil nesnesi olan "madde" ile değil, daha ziyade "imgelem" (tahayyül) dünyasıyla ilgilidir. İmgelem, bir bakıma aklın soyutlama yeteneğinin bir ürünüdür.
İçinde yaşadığımız evreni; molekülleri, maddeleri ve nesneleri anlamlandırmak bilim ve felsefenin temel konusudur. Din, bu somut konulara zaman zaman değinse de asıl odağını ahlak ve "gayb" üzerine kurar. Felsefe de ahlakı inceler ancak dinin felsefeden ayrıldığı nokta, Cebrail aracılığıyla peygamberlere iletilen ve somut-cismani olmayan âlemlere dair bilgilerdir. Bu "gaybi" bilgiler, doğası gereği akıl ve bilimle tam olarak ispatlanamaz; onlar birer inanç konusudur.
İnsanlık tarihiyle, yani Hz. Âdem ile başlayan din kavramı; insanın en büyük çaresizliği olan ölüm karşısında bir teselli kaynağıdır. "Nereden geldik, nereye gidiyoruz?" sorusuna yanıt arayan insanoğlunun kalbini ferahlatır. Kısacası bilim ve akıl olayları açıklayarak bizi aydınlatırken, din gönlümüzü ısıtır. Felsefe ise bu iki alan arasında bir köprü kurarak hem aydınlanmayı hem de bir nebze huzuru vadeder; fakat dinin sağladığı o derin manevi tesellinin yerini tam olarak dolduramaz.
İslam felsefesinin büyük ustaları Fârâbî ve İbn-i Sina, akla dayanan bir düşünce sistemini savunmuşlardır. Onlar peygamberlik müessesesine inanmakla birlikte, gerçek dinin "Selim Akıl" yani insanlığın ortak evrensel aklı olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de de yer yer atıfta bulunulan "fıtrat dini" kavramı, aslında insanın özünde var olan bu doğal ve akli din arayışına işaret etmektedir.