Menü Bayrampaşa Gündem Gerçek Gazetecilik
Dr. Recep ÖZTÜR

Dr. Recep ÖZTÜR

Tarih: 13.06.2026 05:30

BEŞER MİYİZ, İNSAN MI?

Facebook Twitter Linked-in

Gündelik hayatın koşturmacası içinde ıskaladığımız çok temel bir hakikat var: Her insan biyolojik olarak bir "beşer"dir ama ne yazık ki her beşer, hakiki manada bir "insan" mertebesine erişemez. Peki, bizi sadece etten ve kemikten ibaret bir canlı olmaktan çıkarıp "insan" kılan sır nerede gizli?

Cevap, Yüce Yaratıcı’nın en muazzam şaheseri olan beynimizde, yani frontal kortekste (ön alın lobunda) saklı. Nöronların, nörodendritlerin ve sinaptik bağların o muazzam bağlantısallığıyla örülen bu bölge, bilincimizin yönetim merkezidir. Evrimsel süreçte gelişimi hâlâ devam eden bu özel alan; düşüncenin, adaletin, aklın, bilimin, merhametin ve doğruluğun üretildiği yerdir. Tasavvufi bir dille söylersek, bizi "salih amel" işlemeye yönelten yer tam olarak burasıdır. Kısacası frontal korteks, insanlığın alamet-i farikasıdır.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Bu zihinsel ve ahlaki tekamülü yakalayamamış, yani biyolojik evrimini ahlaki bir uyanışla taçlandıramamış bireyler, ne yazık ki "beşer" seviyesinde kalırlar. Yüksek bilinç mekanizmaları devreye giremediği için, rasyonel düşünce yerine ilkel dürtülerle, hayvani hislerle hareket ederler.

Tasavvuf literatüründe Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefis) olarak adlandırılan bu basamak, tam bir bedevilik ve karanlık doğa barındırır. Bu seviyedeki beşerlerde ar, namus, utanma ve onur gibi yüksek bilince ait kavramlar kök salamaz. Nefis, doğası gereği kötülük üretmeye programlı olduğundan; bu insanlarda döneklik, ikiyüzlülük, yalan, kıskançlık, hırsızlık ve yıkıcı bir mal biriktirme hırsı ön plandadır. Din terminolojisi bu karakterleri "insan şeytanları" veya "münafık" olarak nitelendirir. Kendi fıtratlarının karanlığında boğulan bu beşerleri doğru yola çağırmak, bıkmadan nasihat etmek ve ıslah olmaları için dua etmekten başka çaremiz yoktur. Bilinç yoksunluğundan doğan bu acziyetleri, toplumsal tedbirler saklı kalmak kaydıyla, irfani bir olgunlukla mazur görmek gerekir.

Çünkü makro-kozmik boyuta baktığımızda, varoluşun kendisi de muazzam bir mantıksal silsile barındırır. Zat-ı Mutlak olan, yani özü itibarıyla tanımlanamayan Yaratıcı'nın ilk tecellisiyle Esma-i Hüsna (99 güzel isim) aşikar olmuştur. Bu isimler, bir sonraki tecelli mertebesinde varlığın ilahi ilimdeki prototipleri olan Âyân-ı Sâbite’yi oluşturmuş; o ilahi modeller de zamanla içinde yaşadığımız fiziksel dünyaya, yani Şehadet Âlemi’ne dönüşmüştür.

İşte bu yüzden Yaratıcı ile varlık, iç içe geçmiş ontolojik bir bütündür. Rabbimiz, yarattığı her zerrenin içinde olması yönüyle içkin (implicit); ama aynı zamanda tüm bu yaratılmış alemlerin üstünde ve her şeyden münezzeh olması yönüyle de aşkındır (müteâl).

Beşerlikten sıyrılıp, bu aşkın ve içkin hakikatin bilincine varabildiğimiz; adaleti, merhameti ve aklı frontal korteksimizin en üst köşesinde taçlandırabildiğimiz bir dünya dileğiyle...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —