Menü Bayrampaşa'da Gerçek Gazetecilik
Özcan KARTAL

Özcan KARTAL

Tarih: 30.05.2026 08:58

BAKAN KÖRLER OLMAMALIYIZ!

Facebook Twitter Linked-in

Geçen gün fırına giderken yol kenarındaki o ihtiyar erik ağacına takıldı gözüm. Ayazın ortasında, kimse onu alkışlamasa da, kimse fark etmese de inatla tomurcuklanmış. Kendi içindeki o sessiz ama devasa güce tutunmuş. Sonra durup düşündüm; biz insanlar neden birbirimize karşı bu ağaç kadar cömert ve dikkatli değiliz?

Yaş alıyoruz dostlar, vücut yavaş yavaş alarm veriyor. Tansiyon, şeker, kulak derken elimizde bir randevu listesiyle doktor doktor geziyoruz. Göz doktoruna gidip "uzağı seçemiyorum" ya da "yakın bulanık" diyoruz. Peki ya ruhumuzun mercekleri?

Optik Kusurlar mı, Gönül Körlüğü mü?

Etrafımızdaki insanlara bir bakın; çoğu aslında birer "bakan kör".

Bazıları duygusal miyop: Sadece kendi burnunun ucundakini, kendi çıkarını ve dertlerini görüyor. Yanı başındaki eşinin, dostunun ruhundaki fırınalardan bihaber.

Bazıları hipermetrop: Hep "elalem ne der"in, uzaktaki hayallerin peşinde; ama elini tutan insanın titreyen kalbini fark etmiyor.

Bazıları ise astigmat: Her şeyi kendi önyargılarıyla çarpık ve bulanık algılıyor.

Antoine de Saint-Exupéry o meşhur eserinde boşuna dememiş: "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez." Bizler fiziksel olarak görüyoruz ama "insanı anlamak" dediğimiz o yüce sanatı icra edemiyoruz.

Kalp Sadece Kan mı Pompalar?

Tıp kitaplarına bakarsanız kalp; yumruk kadar, kemiği olmayan bir kas yığını. Ama hepimiz biliyoruz ki, o kemiği olmayan et parçası kırıldığında, hiçbir cerrah onu dikemiyor. Neden canımız yandığında "kalbim" demiyoruz da "yüreğim sızlıyor" diyoruz? Çünkü yürek, anlamanın ve hissedilmenin merkezidir.

Kierkegaard’ın o iç burkan sözünü hatırlayın: "Anlaşılmamak, çoğu zaman derinliğin kaderidir." Bazen en kalabalık sofralarda, hatta kırk yıl aynı yastığa baş koyduğumuz insanın yanında bile "anlatamadığımız" bir tarafımız kalıyor. Sessizliğimizi "huzur" sanıyorlar, yorgunluğumuzu "yaşlılık"... Oysa biz sadece görülmek istiyoruz. Haklı çıkmak değil, sadece "buradayım ve seni anlıyorum" denilmesine muhtacız.

Sesin Desibeli mi, Niyetin Derinliği mi?

Bir gün sabrımız taşıp da "Duy beni!" diye sesimizi yükselttiğimizde, hemen savunmaya geçip "Neden bağırıyorsun?" diyorlar. Oysa mesele sesin yüksekliği değil; karşıdakinin duymaya, anlamaya niyetinin olmaması. Carl Jung haklı: "Görülmeyen insan, zamanla kendine yabancılaşır." İnsan, anlaşılmadığını fark ettiği o buz gibi anda gerçekten yalnız kalır.

Ne Yapmalı?

Dostlar, yapışık ikizleri ayırmak için tıbbi mucizeler yaratan insanoğlu, maalesef kendi bencilliğini "ben" merkezinden söküp atamadı. Ama pes etmek yok. En büyük iyileşme, başkalarından beklediğimiz o şefkatli "bakışı" önce kendimize çevirmekle başlar.

Şimdi soruyorum size: Beyaz bastonuyla sokakta yürüyen mi kördür, yoksa gözleri olup da karşısındaki insanın ruhuna kör bakanlar mı?

Gelin, bakan körlerden olmayalım. Yanımızdaki insanın sadece yüzündeki çizgilere değil, o çizgilerin arkasındaki hikayeye de bakalım. Çünkü hayat, bir fotoğraf makinesinin film şeridi gibi akıp geçiyor. Ve o şeritte kalan en güzel kareler; sadece bakılan değil, gerçekten "görülen" ve "anlaşılan" anlardır.

Siz de bugün bir yakınınızın gözlerinin içine bakıp, onun söyleyemediklerini "gönül gözüyle" duymaya çalışmak istemez misiniz?

 

Olamazsan Yunus, Veysel, insan ol.

Gönül kırma, yıkan olma, yapan ol.

Tapma kula pula, Hakka tapan ol.

İnsan seven kalbin, Hakka özü var.

 

Yol arama, Hak'tan gayrı yol olmaz.

İnsan olan, mala mülke kul olmaz.

Dostuna dön, namertlere gel olmaz.

Aşıkların kalplerinde gözü var.

Hoşçakalın dostça kalın sevgiyle kalın...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —