Tanrı’nın ezelde bize bahşettiği akıl, özünde bilincimizi oluşturan ve beynimizin ön lobu olan frontal kortekstir. Bu lob, Yaratıcı’nın insana sunduğu en büyük şaheserdir; çünkü biz bu kısım sayesinde "insan" oluruz. İnsandaki bu izafi akıl, "Mutlak Akıl" veya "Mutlak Bilinç" olan Rabbimiz ile irtibat kurmamızı sağlayan bir köprüdür. Doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden bu yetimizle ayırır, hayat tarzımızı bu yolla belirleriz.
Eğer akıl bizim hayat tarzımızı yönlendiriyorsa ve din de bir yaşam tarzıysa; bu durumda akıl, aslında bizim asıl dinimizdir. Bu noktada akıllara şu soru gelebilir: Tanrı, böylesine muazzam bir akıl vermişken neden tekrar peygamberler ve kitaplar yoluyla uyarı göndermiştir?
Orta Çağ İslam filozoflarından Ebubekir Razi gibi isimler bu konuyu tartışmaya açmışlardır. Onlara göre; aklın her şeye yeteceğini bilen Tanrı’nın tekrar uyarıcılar göndermesi, ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak bu durumu bir babanın, arabasını çok iyi kullanan yetkin evladına duyduğu şefkatle; "Oğlum, yine de dikkatli sür," demesi gibi düşünebiliriz. Peygamberler ve kitaplar, genetik yapımıza kazınmış olan "doğal din" (fıtrat) yanında, ikincil (sekonder) bir lütuf ve hatırlatıcı unsurlardır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevi-i Şerif’te kanaatkârlık ve onun zıttı olan tamahkârlık (açgözlülük) üzerinde önemle durur. Bugün nörobilim, Mevlânâ’nın yüzyıllar önce anlattığı bu karakter analizlerini beyin yapısıyla açıklayabilmektedir. İnsan zihninde bir dualite (ikilik) mevcuttur.