Allah’ın (cc) iradesi ve muradı, evrende bir kaosun değil; aksine muazzam bir düzenin, birliğin ve vahdetin (kozmos, bereket ve merhamet) hakim olmasıdır. Yüce Yaratıcı, bu ilahi iradeyi hem takdir-i ezeli ile insanların fıtratına —yani her hücresinin çekirdeğinde bulunan DNA’sındaki genlerine, insan bilincine nakşettiği evrensel ilkelerle (doğal/hanif din)— hem de tarihsel süreçte Rahman ve Rahim isimlerinin bir tecellisi, bir lütfu olarak peygamberleri ve vahiyleri aracılığıyla gönderdiği semavi-semitik dinlerle ilan etmiştir.
Rabbimizin tabiata koyduğu doğa kanunlarında (Adetullah) ve toplumsal süreçlere takdir ettiği sosyolojik yasalarda (Sünnetullah) asla bir değişmezlik, sapma veya tutarsızlık görülmez. Aynı şekilde, gerek fıtri dinde gerekse indirilen dinde Tanrı'nın koyduğu evrensel ve tarih üstü prensipler mevcuttur. Her çağda geçerli olan bu ilkeler, kendini en somut biçimde yatay düzlemde; yani şu içinde yaşadığımız şehadet alemindeki sosyal, ekonomik ve siyasi olaylarda gösterir.
Vedûd olan Allah'ın toplumsal düzendeki temel amacı; kimyasal olaylardaki "bileşik kaplar" ilkesinde olduğu gibi, adil bir denge kurmaktır. Nasıl ki bileşik kaplarda madde yoğunluğu her iki tarafa eşit dağılıyorsa, Rabbimiz de insanlar arasında sosyal ve ekonomik bir adaletin, bir eşitliğin tecelli etmesini murat eder.
İslam, insanlar arasında "zengin-soylu" veya "fakir-gariban" gibi sınıfsal ve hiyerarşik tasnifleri kökten reddeder. Toplumda tevhid inancının ve vahdet şuurunun ekonomik karşılığı; hepimizin birimiz, birimizin hepimiz için çalışması, yani tam bir toplumsal dayanışmadır.
Bu ilahi düzende insanlar arasındaki tek meşru farklılık, bireysel yetenek ve becerilerde görülebilir. Ancak bu yetenekler vasıtasıyla elde edilen maddi fazlalıklar, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Tevbe Suresi ve ilgili diğer ayetlerinde belirtildiği üzere, ihtiyaçtan arta kalan kısmın (afv) sosyal adalet gereği toplumun mağdurlarına, yoksullarına dağıtılmasını zorunlu kılar.
Tarih boyunca Musevilikte, Hristiyanlıkta ve ne yazık ki İslam dünyasında da bazı din sınıfları bu ilahi doğruları çarpıtmıştır. Hakikatleri açıklamakla yükümlü olan ve peygamberlerin varisleri konumunda bulunan din adamları, zaman zaman bu misyonlarına ihanet etmişlerdir. Örneğin Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın vekili iddiasındaki kilise ve ruhban sınıfı, Kur'an-ı Kerim'in de açıkça ifade ettiği üzere, insanların mallarını haksızlıkla gasp etmiş, halkın üzerine adeta "çullanmıştır."
Diğer dinlerde ve dönemlerde de din görevlilerinin, zalim yöneticilerle ve ekonomik gücü elinde tutan sermaye sahipleriyle (Karunlarla) işbirliği yaparak toplumun orta tabakasını ve fakirlerini sömürdüklerine şahit olmaktayız. Allah'ın murat ettiği tüm ahlaki değerleri tahrif eden bu yapı, Kur'an'daki Firavun kıssasında sembolleşen şer ittifakının ta kendisidir:
Bu üçlü sacayağı, mustazafları (ezilenleri) ezmekte ve yeryüzünde bir şirk düzeni işletmektedir.
Aynı kirli ittifak bugün de bazı Batılı ve Orta Doğu ülkelerinde (özellikle İsrail'in zulüm politikalarında) canlılığını korumaktadır. Bunun en güncel ve somut örneği, Birleşik Devletler'de Trump ve onu koşulsuz destekleyen Evanjelist din sınıfı ile Amerika'daki ekonomiye yön veren faşist-siyonist iş adamlarının (demokrat kimlikli Musevi ve Amerikalı adil iş adamları hariç) mazlum Müslümanlara karşı uyguladığı baskı, izolasyon ve zulüm politikalarında görülmektedir.
Rabbimizin muradı ise her zaman Tevhid’den, adaletten ve eşitlikten yanadır. Mazlumların bu küresel sömürü ve şirk düzeninden kurtulabilmesinin yegane çaresi, insanlığın bilinç seviyesinin yükseltilmesi, fıtrata dönülmesi ve hakkın sarsılmaz ilkeleri etrafında yeniden kenetlenmesidir.