Kemal Tahir’in , Esir Şehir Üçlemesi denilen ; Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı adlı eserlerinin üçüncüsünden , bir aktarım sunuyorum. Bu coğrafyada hayatiyet sürdürmemiz , çok çok uyanık olmamıza bağlıdır :
“Bir dünya imparatorluğu , yüzyıllar boyu yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle , kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde , her hangi bir nesil tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? “Veririm” derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? Yani bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekaletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Buraları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak biri çıkıp kurcalayacak er-geç… Hem de ,” Bunlar ne kansız heriflermiş yahu , yediden yetmişe!” diye mezarımıza tükürerek… Durumun gerçeği şudur yavrum ! 1908’in padişahçı ittihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu… Ne durumdaydı son zamanlarda bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim , 1908’de , ittihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan tam 22 yıl öncesinin durumunu…
- Durumu… Belli, Bağdat Basra…
- Ne güzel belli! Dinle 1908’de ittihatçıların ele geçirip on yıl içinde yıktığı imparatorluk , tam 4.383.000 km2 toprağa sahipti.
- Yok canım! Var mıydı bu kadar?
- Hay hay! 1908’de Bosna – Hersek , Bulgaristan , Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezayir, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk toprakları sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz 43 milyonu aşkındı. Bu topraklar üzerinde malımız olan, yedi bin km demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras, Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı , tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet, oturuldu masaya… Karşımızda 22 devlet… Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan anlaşmasının bütün oturumları ne kadar sürmüştür?
- Hayır!
- Beş buçuk ay… Mahzenler dolusu arşivleri düşün, buradaki çeşitli anlaşmaları, bunlardaki incelikleri getir gözünün önüne.. Delegelerimiz incelediler mi bunları? Kılı kırka yardılar mı? Hayır! Çünkü İstanbul Hükumeti delegeleri , yani asıl uzmanlar , bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara… Bu iyiliğimize karşı İngiliz Generali Harrington’un teşekkürünü hatırlarım. Demek dört milyon üç yüz seksen küsur km2 lik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde… Buna tasfiye denmez. Mirası reddettik , hem de borçlarından bir kısmını kabul ederek reddettik. Değil bir dünya imparatorluğunun mirası , bir mahalle bakkalının mirası bile , bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiyye edilip karar bağlanamaz.
- Ne yapabilirdik peki? Savunulur muydu 1923’lerde, imparatorluğun bütün tarihsel hakları silahla?.. Nasıl güç yetirirdik bu kadar güçlü düşmanlara?
- Haklar her zaman silahla savunulmaz. Hakkımız olanlara önce mutlaka sahip çıkardık. Fırsat kollayarak beklerdik. Sırası geldikçe yeniden pazarlık teklif ederdik. Hesaplaşma isterdik. Güç yetmeye geldi mi, elimizden zorla alınanı zorla geri alamazdık belki ama, bize zorla da “Bağışladık” dedirtemezlerdi. Diyelim ki, bıçağın altına yatırdılar da dedirttiler, hatta işkenceyle bir şeyler de imzalattılar. Böyle anlaşmalar kişiler arasında da , toplumlar arasında da , bütün tarih boyu geçerli sayılmamıştır. İlk fırsatta böyle bir imza reddedilir. İşkencecilerin yakasına sarılınır. Yoksa bu durumda ,” Yurtta sulh, cihanda sulh” diye şişinerek dolaşılmaz. Yunan üst üste yenildiği halde , “Megalo İde” dan vazgeçiyor mu? Bir milletin tarihsel istekleri , tarih süresi ölçüsünde elde edilir. Yunanlılar, çeşitli zamanlarda , On iki Adaları , Kıbrıs’ı istediler, bazı fırsatlardan yararlanarak sözler de aldılar. Şimdi fırsat el verdikçe bunları kazanmaya çalışacaklar. Nitekim, Anadolu’da yenildikleri halde , Lozan’da Batı Trakya’yı bizden almayı başardılar, sanki biz yenilmişiz gibi… Böyledir, milletlerin milli amaçlarına varmaları… Kurtuluş iki türlü olur : Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun, ki gerçek kurtuluş budur. Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! Bu da bir kurtuluştur ama, öyle pek öğünülecek, kaşınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vaz geçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Söz gelimi Bolşevikler , Çarlık İmparatorluğuna pekâlâ sahip çıktılar. Nitekim Fransa Cumhuriyetçileri de kendilerinden önce , kendilerinden sonra çeşitli krallarının kurmuş oldukları imparatorluğu, rejim değiştirdik bahanesiyle hiç kimseye bağışlamadılar.
- Aklım karıştı Münür amca… Mümkün olur muydu bir şeyler koparmak?
- Mümkün olsun olmasın, isteyeceksin! Çünkü vaz geçmeye, bağışlamaya hakkın yok!.. Babanın malı değil. Her fırsatta isterdik, dengine düşerse alırdık ! Ama o zaman dünya içindeki yerimiz, güdeceğimiz politika , başka türlü olurdu :
Tarihte birikmiş haklar böyle aranır. Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi …Eğer her millet ilk zorlukta , yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa, dünyada tarih diye bir şey kalmaz. (Biraz düşündü) :
-“Neden sana yenik düşmüş gibi geldi, bir tek adam karşısında , koca bir iktidar? .. Çünkü Anadolu-Yunan Savaşı belletilmek istendiği gibi , bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir. Böyle bir savaşı kazanmak , bin yıllık tarihin biriktirdiği hesabı kapatmaya yetmez ki, iktidarı gerçek iktidar olsun, sağlamca sürdürülebilsin! Bir düşünsene…
Osmanlı İmparatorluğunu kurup yaşatmış Anadolu halkları için , ne utandırıcı bir sözdür, Yunan Savaşına Kurtuluş Savaşı demek… Bu savaşa İstiklal Savaşı da, hâşâ denemez! Çünkü biz hiçbir zaman devletimizi yitirmedik. Hatta doğrusu istenirse , 1920-23 arasında bizim bir değil , iki devletimiz vardı. Bir dönemde sözler bu kadar karıştı mı, dikkat ister!
(Bir zaman kadere gülümsedi ) .
-Siz Cumhuriyet Çocukları, “Gözümüzü zaferde açtık” avuntusundasınız. Şimdi umulmaz yerlerde beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın!.. Biz , Batıyla er-geç , ister-istemez hesaplaşmak zorundayız! Bunu gerçekten yapmadıkça , Batıya hizmet teklif etmekle belâyı başımızdan defedemeyiz!.. Bunu böyle bilesin, Gazeteci Murat! İşini ona göre tutasın!
(Kemal Tahir Yol Ayrımı , Sander yy. 3. Bask. İst ,1977 sh 433-437 )
ibrahimyildirim_99@hotmail.com

