Adalet üzerine söylenmiş çok söz vardır. Bu sözlerin tamamını bir makalede zikretmeye imkan yoktur. Bir ara , bir hukukçumuz , hakimlerin vicdanla cüzdan arasına sıkıştığından bahsetmişti. Paranın yüzü tatlıdır. Paranın açamayacağı kapı yoktur da denilir. Bununla ilgili anlatılan nüktelerden bahsedeceğim :
Kadı Efendi’nin biri 40 altın rüşvet istemeye racon keser, usulünce verir mesajını davacıya:
-"Oğlum 40 şahit gerek sana!"
Davacı da o yolun yolcusu, yol-yordam bilir yani. Kırk dilimden oluşan bir tepsi baklava yaptırır, her dilimin altına bir altın koyar ve getirir mahkemeye. Mübaşir de uyanık, keser önünü:
-"Nereye? Bu nedir?"
-"Kadı Efendi’nin ağzı tatlansın diye getirdim, müsaade et, içeri götüreyim..."
-"Kadı Efendi meşgul şimdi, sen ver bana, ben sonra teslim ederim."
Davacı gider, mübaşir bir dilim yemek ister, bakar altında bir altın, onu alır, bir dilim, bir dilim daha, dört tane götürür... Tepsiyi şöyle bir sallar boşlukları doldurur, Kadı’ya götürüp teslim eder.
Duruşma günü gelir. Kadı der ki davacıya:
-"Evladım dört şahit noksan, onlar nerede?"
Mübaşir bakar ki foyası çıkacak, hemen atılır:
-"Kadı Efendi, şahitlerin dördü çok yaşlı ve hasta idi yukarıya sizin yanınıza çıkmaya zorlanıyorlardı, onların ifadesini ben aldım aşağıda."
-Haa tamam o zaman, der Kadı ve iş tatlıya bağlanır…
Bu da Lamiizade Abdullah Çelebi’den bir başka nükte :
Bir adamın evinde gündüzleri arkadaşlık, geceleri ise süngü vazifesi gören bir köpeği vardı. Ona bakıp gözetmede zerre kadar kusur etmezdi. Ve bir an onsuz şurdan şura gitmezdi. Katında aziz ve muhterem ve yanında değme adamdan değerli idi.
O köpek bir gün kaza ile düşüp ölür. Sahibi onun ölümüne çok üzülür. Bir parça astara sarıp, onu defneder. Ve üzerine bol toprak yığarak kor gider. Akşam olunca biraz yemek pişirip gamını dağıtmak ve üzüntüden kurtulmak için dostlarını davet edip, adet üzere onları güzel bir şekilde ağırlar.
Şehrin koğucuları sabahleyin erkenden bu köpeğin durumunu şehrin kadısına şikayet edip , yapmadığı işleri bile isnat ederek aleyhinde çok sözler söylerler, ve ;
-“Bu nasıl ayin ve ne biçim mezhep ve dindir ki ; bir köpeğin leşini bu şekilde donatıp kefenler? Ve ölüsüne bu kadar hürmette bulunur? Onu ezan ve tekbirlerle ihtişamlı bir surette kabrine götürüp herkese yapılamayacak cenaze törenini ona yapar. Ayrıca aşlar, helvalar pişirip ruhuna dualar okutur” derler.
Hasılı kadı bu sözlerden müthiş öfkelenir. Acele birkaç mübaşir gönderip , o şahsı ister. Mübâşirler her nerede ise adamı bulurlar ve Kadı Efendinin huzuruna alıp gelirler. Kadı gazapla ;
-“Bre yaban eri!.. Bu yaptığın iş ne iştir? Ve ettiğin cümbüş, ne cümbüştür? Bir köpeğin leşine bu kadar hürmet ediyor ve ölüsüne böylesine tören yapıyorsun. Ashab-ı Kehf köpeğine, Aziz Nebi eşeğine bu kadar önem vermemiştir. Yoksa sen dinsiz imansız biri veya kendinden haberi olmayan deli divane misin? “ der. O şahıs gayet yumuşaklıkla ;
-“ Ey Müslümanlar diyarının kadısı … “ikincinin sözünü dinlemedikçe, kimsenin hakkında hüküm verme”… O köpeğin akıl almaz bir kıssası vardır. Ve onun vasiyetinden Efendi hazretlerinin de 200 akçe hissesi vardır.
İşte şöyle hazırlayıp huzurlarınıza getirdim. Ve fakirâne elimden gelen hizmeti yerine getirdim” der.
Kadı “200 akçe” haberini işitince dönüp hazır olan cemaate seslenir :
-“Allah Allah ! Bu halk, devlet ve nimet sahiplerini ne kadar da kıskanıp çekemiyor. Bu Müslüman aleyhinde neler söylediler ve ne biçim iftiralar eylediler, bakın hele! Elde olan dedikoduyu bırakalım. O merhumun namazına yetişemedik bâri ruhu için bir fatiha okuyalım” der.
ibrahimyildirim_99@hotmail.com









