Bir toplumun çöküşü, görkemli bir binanın bir anda yerle bir olması gibi gerçekleşmez. Aksine, bir ağacın içten içe çürümesi gibi sessiz, derinden ve adım adım ilerler. Dışarıdan bakıldığında hâlâ ayakta duran o devasa yapı, aslında temelindeki çatlaklar ve kolonlarındaki korozyonla çoktan kaderine terk edilmiştir. Peki, biz bu çatırtıları ne zaman duymaya başlarız?
Her şeyden önce, adalet mülkün temelinden çekildiğinde o yapı sarsılmaya başlar. Hz. Ömer’in o meşhur “Adalet mülkün temelidir” sözü, sadece mahkeme duvarlarını süsleyen bir yazı değil, toplumsal bir varoluş reçetesidir. Adaletin yerini imtiyaz, hukukun yerini keyfiyet aldığında; insanlarda "haklı olanın" değil, "güçlü olanın" kazandığı inancı yerleşir. İşte o an, toplumu bir arada tutan en güçlü yapıştırıcı, yani güven duygusu kurur. Büyük İslam düşünürü İbn Haldun’un dediği gibi: “Zulüm, medeniyeti harap eder.” Çünkü adaletin bittiği yerde, insanın devlete olan sadakati de biter.
Liyakat ve ehliyetin rafa kaldırılması ise bu çöküşün hızlandırıcısıdır. İşin ehli kenara itilip sadakat yeteneğin önüne geçtiğinde, devlet mekanizması paslanmaya başlar. Nizamülmülk’ün yüzyıllar öncesinden gelen uyarısı bugün hâlâ kulaklarımızda çınlamalıdır: “İş bilmeyenlere yetki vermek, memleketin yıkımına davetiye çıkarmaktır.” Bir toplumda "kim olduğun", "ne bildiğinden" daha önemli hale gelmişse, o toplumun geleceği artık liyakatsiz ellerin insafına kalmış demektir. Konfüçyüs’ün de vurguladığı üzere: “Bir memlekette liyakat yerine kayırmacılık varsa, o memleketin başında felaketler eksik olmaz.”
Yönetenler sadece kendi zümrelerinin refahına odaklanıp toplumun geniş kesimlerinin feryadına kulak tıkadığında; şeffaflık yerini dezenformasyona, gerçekler ise propagandaya bıraktığında zihinsel bir karanlık başlar. Eleştirel düşüncenin baskıyla susturulduğu, korkunun bir yönetim enstrümanı olarak normalleştirildiği yerlerde artık "vatandaş" değil, sadece "tebaa" kalır. Oysa gerçek bir devlet adamı, Thomas Jefferson'ın şu sözünü çok iyi bilir: “Halk devletten korktuğu zaman tiranlık, devlet halktan korktuğu zaman özgürlük vardır.” Bilgi karartıldığında toplumun pusulası bozulur ve fırtınalı denizde yönünü bulamayan bir gemi gibi kayalıklara çarpar.
Ekonomik çöküş ise bu sürecin nihai ve en somut aşamasıdır. Halk üretimden koparılıp sadece devlete veya belirli odaklara mecbur bırakıldığında, bireysel onur yerini hayatta kalma güdüsüne bırakır. Güvenin kaybolduğu, etik değerlerin buharlaştığı ve liyakatin gömüldüğü bir zeminde ekonomi, zaten sadece kâğıt üzerinde yaşar. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyetindeki “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturu tersine çevrilip, insan devletin çarkları arasında ezilen bir dişliye dönüştüğünde, o devletin ömrü de kısalmış demektir.
Nihayetinde bir toplumun kurtuluşu, ancak yitirilen bu değerlerin topyekûn bir ahlak seferberliğiyle geri kazanılmasına bağlıdır. Adaleti bir lütuf değil bir hak, liyakati bir tercih değil bir zorunluluk ve şeffaflığı bir zayıflık değil bir güç olarak kabul etmedikçe çöküş durdurulamaz.
Gerçek bir yükseliş; korkunun yerini hürriyetin, dezenformasyonun yerini hakikatin ve şahsi çıkarların yerini toplumsal refahın almasıyla mümkündür. Unutulmamalıdır ki tarih; adaletsizlikle yükselenlerin değil, hakikat ve dürüstlükle toplumu ihya edenlerin kalıcı zaferini yazar.
Hoşçakalın, dostça kalın, sevgiyle kalın, değerlerimizle kalın. Sevgilerimle...










