30 Mayıs 1876 da , Sultan Abdülaziz hal’ edilir. Sultan Abdülaziz’i hal’ edenler, yerine 5. Murad’ı tahta
geçirir. Abdülaziz, hal’in 6. Günü, 4 Haziran 1876 da intihar eder. Sultan 5. Murad ise, bu hadiselerden
çok etkilenir, cülusunun 10. Gününden itibaren delilik emareleri baş gösterir. Kılıç Alayı yapılamaz ve
Cuma Selamlığına çıkamaz olur. 1876 daki hal’de etkin rol oynayan Serasker Hüseyin Avni Paşa , hal’in
17. Günü yani 15 Haziran 1876 ‘da , Çerkez Hasan tarafından katledilir. Bu arada Sadrazam
Mütercim Mehmed Rüştü Paşa ülkeyi adeta bir, padişah gibi yönetmek durumunda kalmıştır.
Bu durum da şikayet ve sızlanmalara neden olunca, Şehzade Abdülhamid ile görüşülür. Görüşmeyi
Midhat Paşa yürütür. Kanuni Esasi (Anayasa ) ve Meşrutiyet İdaresi sözü alınarak, bir başka şer’i fetva
ile, bu sefer, 5. Murad hal’ edilerek, II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876 da tahta oturur.
Hal’ edilen 5. Murad ise Çırağan Sarayında, vefat ettiği 1904 yılına kadar tam 28 sene mahpus hayatı
yaşar. 5. Murad’ın saltanat süresi 30 Mayıs 1876- 31 Ağustos 1876 arası tam 93 gündür. Bu sene hicri
1293 senesi olduğundan ; “Doksan üçte doksan üç gün Pâdişah-ı Mülk olup, Göçtü matemgâhına Sultan Murad-ı nâmurad” demiştir , şair.
Bundan sonra II. Abdülhamid’in tam 33 yıl sürecek saltanatı başlar. II. Abdülhamid’in döneminin en
önemli olayı 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşıdır ki bizde 93 Harbi olarak meşhurdur. 1878 başlarında
henüz Ruslar, Ayestefanos (Yeşilköy) da bulunurken 20 Mayıs 1878 da Ali Suavi , Balkanlardan
İstanbul’a sığınan göçmenlerden oluşturduğu 300-400 kişilik, grupla Çırağan Sarayı’nı basarak, 5.
Murad’ı tahta geçirmek teşebbüsünde bulunur. Hatta içeri girip te , Sultan Murad’ın elini tutup :
“Sultanım, bizi Moskoflardan kurtar” der. Der demesine amma Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan
Paşa’nın başına vurduğu bir sopa ile orada öldürülür.
Sultan II. Abdülhamid, bu hadiseden sonra, hal’de rolü olan herkesi İstanbul dışına sürer. Midhat
Paşa, daha önce Avrupa’ya uzaklaştırılmıştı. Ardından Suriye Valiliğine , oradan Aydın Valiliğine tayin
edilir.
Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi Şeyh’ül Haremlikle Mekke’ye , Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa
da Manisa’ya gönderilir.
Önünde arka arkaya iki padişahın hal’ edilmesi hele Ali Suavi vakasında kendisine karşı bir darbe
girişiminde bulunulması, Sultan Abdülhamid’in vehmini artırır. Kendisine jurnalde bulunanları ihsanda
bulunarak, taltif eder. Bu durumu, ikbal ve geçim kaynağı haline getirenler, çoğalır. O kadar ki günde
ortalama yüz kadar, jurnal alıyor ve bunların tamamını okur. Çoğu gereksiz, asılsız jurnaller olduğunu
söyleyerek uyaran sair şehzadeler de, “içinden iki-üç tanesi doğru çıksa yeterlidir” der.
Bu cümleden olarak, Sultan Abdülaziz’in intiharının üzerinden beş sene geçtiği halde kimsenin
dillendirmediği bu hadisenin , intihar olmayıp , öldürme olduğu yolunda aldığı ihbar üzerine, yapılan
inceleme ve tahkikat ve sorgulama sonucunda 1881 yılı Mayıs - Haziran aylarındaki sorgulamaları
Yıldız Sarayında hem de bizzat sorgulamalarda da hazır bulunarak yapar. II. Abdülhamid davacı
olduğu bir olayı kendi Sarayında sorgulayıp yine kendi Sarayında Mahkeme eder. İşte bu Mahkeme
“Yıldız Mahkemesi” olarak bilinir.
Bu Mahkeme sonucunda, 9 kişi idam ve 2 kişi 10’ar sene hapis cezasıyla cezalandırılır. İdamlar daha sonra müebbet hapse çevrilir ve bu 11 kişi Taif Kalesine sürgün edilirler.
Mithat Paşa sürgünün üçüncü senesi , Damad Mahmud Celaleddin Paşa ile birlikte , zindanda
boğularak öldürülür. Bir başka müebbet mahkum Binbaşı Ali Bey, Kardeşi Cemil Paşa’nın Hicaz Valiliği
sırasında , aff-ı şahane ile Medine’de ikametine izin verilmiş ancak 1908 de II. Meşrutiyetin ilanıyla
İstanbul’a gelir. 1908’e kadar hayatta kalan , Cezayirli Mustafa Pehlivan ile Boyabatlı Hacı Mehmed
Pehlivan ile Mabeyinci Fahri Bey, serbest kalarak zindandan çıkarlar. Yukarıda geçtiği üzere ikisi
boğdurulan mahkumların , beşi de zindanda ölmüşlerdir.
1908’de sadece Taif Mahkumları değil, Avrupa’daki Jön Türkler de , Tanzimatın getirdiği hürriyet
ortamından istifadeyle , İstanbul’a dönerler.
Sultan Abdülaziz Vakası ile ilgili Mabeyinci Fahri Bey , hatıralarını yazıp evlatlarına bırakarak 1921 de vefat eder. Torunu Fahir Şeren bu hatıraları Türk Tarih Kurumuna bağışlar. Bunun içeriğinde, Taifte yatanların tutanak şeklindeki belgeler de vardır. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal ilk olarak 1968 de bastırmıştır. İkinci baskısı 1989 da halen TTK kitaplığında mevcut olup, konuyla ilgilenenler için belgesel mahiyettedir.


