Türkiye’de uzun zamandır değişmeyen bir ezberimiz var. Siyasetin merkezine inancı yerleştiren, ülkenin rotasının “dindar bir anlayış” tarafından çizilmesini talep eden güçlü bir siyasi gelenek ve söylem her dönem varlığını koruyor.
Bu talebe ne itiraz edelim ne de bugünü eski kutuplaşmaların, sağ-sol ezberlerinin ya da kısır parti tartışmalarının sığ sularında harcayalım. Konuyu laiklik veya sekülerlik polemiklerinin de ötesine taşıyalım.
Madem siyasette meşruiyetin kaynağı olarak dinî referanslar öne sürülüyor, o hâlde ölçüyü de doğrudan o kapıdan alalım. Siyasetin üzerine kurulu olduğu iddia edilen değerlerin ana kaynağını açalım ve bugünkü iktidar pratiklerini bu ölçüyle tartalım.
Taraf Olmak Değil, Hakikatin Yanında Durmak
Siyasetin en büyük yanılgısı, adaleti kimliklere göre bölüştürmektir. Oysa Kur’an’daki Mâide Suresi’nin 8. ayeti bu konudaki tarafgirliğin kökünü kazır:
"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun."
Metin burada çok net bir çizgi çeker. "Size oy verenlere, sizi sevenlere, sizin mahallenizden olanlara adaletli olun" denmez. En keskin siyasi rakibinize, hatta ölümüne kin duyduğunuz birine karşı bile adaletten sapamayacağınız vurgulanır.
Şimdi bu aynayı kendimize çevirelim: Siyasi rakiplerinize hukuki bir darbe vurulduğunda içiniz soğuyor mu, yoksa ilkesel olarak buna karşı çıkabiliyor musunuz? Adalet, yalnızca kendi kesiminize dokunulduğunda hatırlanan bir sığınak mı, yoksa herkes için barınak mı? Kin ve öfke, adaletsizliğin meşru mazereti haline getirildiğinde, orada inanç değil, hamaset konuşuyor demektir.
Kendi Yanlışına Savaş Açabilmek
Adalet iddiası, başkasının yanlışını bağırmakla kolaydır. Asıl imtihan Nisâ Suresi’nin 135. ayetinde başlar:
"Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun."
İşte siyasetin en çetin zirvesi burasıdır. Kendi partisinden biri hata yaptığında susmak, kendi yöneticisinin yolsuzluğunu görmezden gelmek, kendi arkadaşının haksızlığını "bizimki yapıyor" diyerek örtbas etmek... Eğer hukuksuzluk karşı tarafa yapılınca susup, size yöneldiğinde feryat figan ediyorsanız, ortada bir inanç sınavı değil, sadece bir çıkar ortaklığı vardır. Kur’an, insanın önce kendi nefsini ve kendi çevresini sınamasını ister.
Liyakat: Emaneti Ganimet Sanmamak
Devlet mekanizmasının nasıl işletilmesi gerektiği konusundaki ölçü de Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde gayet berraktır:
"Emaneti ehline verin."
Devlet kadroları, seçim zaferinin ardından paylaşılan birer ganimet, kamu makamları sadakat testini geçenlerin ödüllendirildiği birer arpalık değildir. Bir insan liyakat sahibi olduğu için değil de, bir gruba biat ettiği için o koltuğa oturtuluyorsa, orada emanet zayi edilmiş demektir. Sadakatin liyakatin yerine geçtiği bir düzende, verimlilik de adalet de unufak olur.
Kasadaki Helal, Kürsüdeki Vaazdan Değerlidir
Maddi hayata ve kamu kaynaklarına bakış için Bakara Suresi’nin 188. ayeti uyarır:
"Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin..."
Ayet, sadece sokaktaki hırsızlığı değil, devlet gücünün ve yönetim makamlarının haksız kazanç elde etmek için bir kaldıraç olarak kullanılmasını da hedefine koyar.
Bugün ihalelerin adresi, kamu kaynaklarının harcama biçimi, nüfuz eliyle zenginleşen çevreler ortadadır. Dindarlık, sadece sofraya oturduğunda yemeğin helalliğini gözetmekle bitmez. Asıl dindarlık; ihale masasında, bütçe kalemlerinde, kamunun tek bir kuruşunun hesabını verirken gösterilen titizliktir. Kul hakkı, kürsülerden hamasetle anlatılan bir vaaz değil, iktidarın elindeki bütçeyle verdiği ahlak sınavıdır.
Güç Sınavı ve İstişare Kültürü
İnsanın gerçek yüzü yoklukta değil, kudret sahibi olduğunda ortaya çıkar. Bakara Suresi’nin 205. ayeti, iş başına gelenlerin yaratabileceği tahribata dikkat çeker. Muhalefetteyken mazlumun dilinden konuşmak kolaydır. Asıl zor olan; elinizde polis, bütçe, atama ve ihale yetkisi varken adalet pusulasını kaybetmemektir.
Bunun yanı sıra Şûrâ Suresi (38) ve Âl-i İmrân Suresi’nin (159) vurguladığı istişare kültürü vardır: "İş konusunda onlarla istişare et."
Tek bir kişinin her şeyi en iyi bildiği iddia edilen, kararların tek merkezden çıktığı, eleştirinin hainlik, farklı düşüncenin düşmanlık olarak yaftalandığı bir yönetim tarzı ile Kur'an'ın emrettiği istişare ruhu taban tabana zıttır. İstişare, yöneticinin kendi sınırlarını bilmesi ve ortak aklın süzgecine razı olması demektir.
Firavunlaşma Sadece Firavun'un Suçu Değildir
Zuhruf Suresi’nin 54. ayetinde şöyle denir:
"Kavmini küçümsedi; onlar da ona itaat ettiler."
Bu denklem iki taraflıdır. Zulüm sadece tepedekinin gücüyle değil, alttakilerin sorgulamadan gösterdiği körü körüne itaatiyle beslenir. Lideri asla eleştirmemek, her yaptığına bir hikmet kılıfı bulmak, yanlışını bile savunarak gerçeği eğip bükmek iman değil, siyasi tapınmadır.
Siyasetçiler kuldur, beşerdir; hiçbiri kutsal ve dokunulmaz değildir. Şuarâ Suresi’nin 29. ayetinde Firavun'un Musa'ya karşı sarf ettiği "Benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlaka zindana alirlardan ederim" tehdidi, düşünceye cevap veremeyen iktidarların sığındığı son limanın hep aynı olduğunu gösterir: Güç ve susturma arzusu.
Sonuç: Siyasi Sadakatin Bedeli ve Vicdanın İmtihanı
Bugün en acı tablo, dini kimlikleri merkeze alanların, işlenen her kusuru, her haksızlığı ve her hukuksuzluğu sırf "liderimiz bizden, partimiz Müslüman" gerekçesiyle sineye çekmesidir. Korkunun ve "düzen elden gidiyor" endişesinin arkasına sığınarak "Liderimiz takiye yapıyor, öyle görünüyor" safsatasına inanmak büyük bir yanılgıdır. Tüm insanlığa örnek olan Hazreti Peygamber hayatında hiç takiye yapmamışken, liderimizin bu yola başvurduğunu kabullenmek ve bunu mazur görmek ahlaki bir çöküştür. Çıkar ortaklığının arkasına sığınarak üretilen bu körü körüne destek, siyasi bir hata değil; her bireyin boynuna dolanan ağır bir vebaldir.
Unutulmamalıdır ki, ilkesiz bir bağlılık; adaleti, hakikati ve ahlakı iktidara kurban etmek demektir. Kendini dindar veya Müslüman sayan hiç kimse, dünyevi çıkarların ya da siyasi korkuların vicdanının sesini ve ilahi ölçüleri bastırmasına izin veremez. Çünkü Allah katında mesele kimin iktidarda olduğu değil, o iktidarın adaleti ayakta tutup tutmadığıdır.
Bugün herkesin şapkasını önüne koyup düşünme zamanıdır: Geçici bir siyasi gücü korumak uğruna adaletten vazgeçmek dünyüyü kurtarmaz, aksine ahireti zayi eder. Ölçü kimin gücü ele geçirdiği değil; o gücün adaletle, hakla ve vicdanla kullanılıp kullanılmadığıdır. Çünkü zulme rıza göstermek de zulme ortaklıktır ve hiçbir siyasi sadakat, kul hakkının ve çiğnenen adaletin vebalini aklayamaz.
Ayna ortadadır; cevaplar camilerde değil, iktidar pratiklerinin ve vicdanların ta kendisindedir.
Hoşçakalın, dostça kalın, adaletle kalın. Sevgilerimle...














