Ankara yine dünyanın gözünün çevrildiği bir zirveye ev sahipliği yapıyor. NATO'nun 36. zirvesi için başkent adeta abluka altına alınmış durumda. 56 binin üzerinde güvenlik görevlisi sahada, trafik yeniden düzenleniyor, yollar kapatılıyor, vatandaş ise günlük hayatını sürdürebilmenin mücadelesini veriyor.
İktidar, bu tabloyu Türkiye'nin uluslararası itibarı olarak sunuyor.
Ancak şu soruyu sormadan geçemiyoruz: Gerçek itibar, şehirleri makyajlamakla mı kazanılır, yoksa vatandaşına huzur, adalet ve refah sunmakla mı?
Boyanan Duvarlar, Örtülen Gerçekler
Zirve hazırlıkları kapsamında, havaalanından toplantının yapılacağı yere kadar uzanan güzergâhta kapsamlı düzenlemeler yapıldı. Evlerin dış cepheleri boyandı, uygun görülmeyen görüntüler brandalarla kapatıldı, yollar afişlerle süslendi vb…
Ve iddialara göre organizasyon için12 milyar lira harcanmış…
Elbette bir ülkenin misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak istemesi doğaldır. Ancak görüntüyü düzeltmek ile gerçeği düzeltmek aynı şey değildir.
Yukarıdaki tablo misafir gelmeden önce yalnızca salonunu temizleyen ama evin diğer odalarını görmezden gelen bir anlayışı hatırlatıyor...
Oysa vatandaşın gizlenemeyen gerçekleri var.
Pazar poşeti boş…
Emekli ay sonunu getiremiyor.
Asgari ücretli, açlık sınırının gölgesinde yaşam mücadelesi veriyor.
Esnaf siftah yapmadan kepenk kapatıyor.
Bütçede kaynak yok gerekçesiyle talepler ertelenirken, vitrini parlatmak gerektiğinde milyarlarca lira bir kalemde harcanabiliyor.
Bu durum doğal olarak kamu vicdanını rahatsız ediyor.
Demek ki mesele kaynak meselesi değil; öncelik meselesi...
"İtibardan Tasarruf Olmaz" Ama Vatandaştan Oluyor
Yıllardır aynı cümleyi duyuyoruz: "İtibardan tasarruf olmaz."
Peki,
Vatandaşın ekmeğinden tasarruf olur mu?
Emeklinin ilacından olur mu?
Çiftçinin mazotundan olur mu?
Gençlerin umudundan olur mu?
Küçük esnafın alın terinden olur mu?
Gerçek itibar, görkemli konvoylarla, ışıklı salonlarla ve süslü caddelerle değil; hukukun üstünlüğüyle, ekonomik istikrarla, liyakatle, adaletle ve vatandaşın devlete duyduğu güvenle inşa edilir.
Aksi hâlde geriye sadece pahalı organizasyonlar ve yukarıda olduğu gibi ağır faturalar kalır.
NATO: Savunma İttifakı mı, ABD'nin Küresel Aparatı mı?
NATO'nun kuruluş amacı açık...
NATO, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu güvenlik tehdidine karşı ortak savunma amacıyla kuruldu. Kuruluş felsefesi, üye ülkelerin egemenliğini ve güvenliğini birlikte korumaktı.
Ancak geçen yaklaşık seksen yıl içinde NATO'nun yalnızca bir savunma örgütü olarak kaldığını söylemek artık oldukça güç. Bugün dünyanın birçok bölgesinde yaşanan krizlere bakıldığında NATO'nun çoğu zaman uluslararası hukukun değil, egemen güçlerin hesaplarının gölgesinde hareket ettiği yönündeki eleştiriler giderek güçlenmektedir.
Özellikle NATO kapsamında ABD’de eğitim gören üye ülke askeri personeli ile CİA örgütünün ilişkileri ve CİA’nın bu elemanlar aracılığı ile üye ülkelerde yürüttüğü gizli kapaklı işler (Gladyo, Özel Harp Dairesi vb.) ayrı bir yazı konusudur.
Bu bağlamda bir örnek olması bakımından; 2003 yılından itibaren uygulamaya konulan ve Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanlığı ile Türkiye’nin yol temizliği yaptığı bu Projenin uygulama sürecinde, NATO’nun müdahale ettiği Kaddafi’nin Libya’sı hangi NATO üyesi ülkenin egemenliğini ihlal etmişti?
Diğer taraftan Amerika Birleşik Devletleri'nin ittifak içindeki belirleyici rolü artık gizlenen değil, açıkça konuşulan bir gerçektir.
Kararlar ortak alınıyor gibi görünse de yön tayin eden çoğu zaman Washington oluyor.
Bu tablo da ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
NATO gerçekten bütün üyelerin eşit söz hakkına sahip olduğu bir ittifak mı; yoksa küresel güç siyasetinin askerî aparatı mı?
Dünya Beşten Büyükse...
Bugün artık dünya, “Soğuk Savaş”ın dünyası değildir.
Tek kutuplu düzen çözülüyor, yeni güç merkezleri yükseliyor.
Bu değişim yalnızca ekonomik dengeleri değil, uluslararası kurumların meşruiyetini de yeniden tartışmaya açıyor.
Birleşmiş Milletler'in yapısından NATO'nun karar alma mekanizmalarına kadar uluslararası yapının artık ciddi bir yapısal reforma tabi tutulmasına ihtiyaç olduğu ortadadır.
"Dünya beşten büyüktür" sözü yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne yönelik bir eleştiri değildir. Aynı zamanda küresel yönetim anlayışının daha adil olması gerektiğini savunan güçlü bir çağrıdır.
Çünkü adalet, birkaç başkentin inisiyatifine bırakılamayacak kadar değerlidir.
Gazze Sessizliği, İnsanlığın Sınavıdır
Uluslararası sistemin en büyük açmazı çifte standarttır.
Binlerce masumun hayatına mal olduktan sonra Bosna'da insan hakları gündeme geldi ve NATO harekete geçebildi. Daha sonra savaş suçluları yargılandı ve tutuklandı.
Peki başka coğrafyalarda aynı hassasiyet niçin gösterilmiyor?...
Bir ülkede savaş suçu denilirken başka bir ülkede aynı fiiller "meşru müdafaa" diye tanımlanıyorsa... Orada hukuktan değil, çirkin siyasetten söz edilir.
Bugün Filistin-Gazze'de yaşanan insani dram, uluslararası kuruluşların samimiyetini sorgulatan en ağır sınavlardan biridir.
Çocuklar okullarında bombalanarak öldürülürken...
Hastaneler vurulurken...
Siviller açlığa mahkûm edilirken...
Filistinliler katil İsrail hükümeti tarafından soykırıma tabi tutulurken…
Uluslararası sistemin önemli aktörlerinin sessizliği ya da sınırlı tepkileri, vicdanlarda derin yaralar açmaktadır.
Evrensel hukuk, suçlunun kimliğine göre değişemez, değişmemeli...
İnsan hakları, güçlü devletlerin çıkarlarına göre uygulanamaz.
Adaletin istisnası olduğu gün, adalet olmaktan çıkar.
Sonuç ve Değerlendirme
Ankara'daki zirve birkaç gün sonra bitecek. Misafirler ülkelerine dönecek. Konvoylar çekilecek. Yollar yeniden açılacak.
Fakat geriye cevap bekleyen şu sorular kalacak.
Yoksulluk bitmiş olacak mı?
Dünyada savaşlar sona erecek mi?
Filistin-Gazze'de akan kan duracak mı?
Uluslararası hukuk gerçekten herkese eşit uygulanacak mı?
Asıl mesele budur.
İnsanlık, yeni askerî ittifaklardan önce yeni bir vicdana ihtiyaç duyuyor.
Dünyayı yönetenler, güvenliği silahların gölgesinde mi arayacak, yoksa adaletin ışığında mı? Adaletin olmadığı yerde ne NATO'nun gücü barışı getirebilir ne de milyarlarca dolarlık savunma bütçeleri insanlığı huzura kavuşturabilir.
Çünkü güç, adaletle buluşmadığı sürece sadece korku üretir.
Ve korkunun hüküm sürdüğü yerde ne barış olur ne de gerçek güvenlik.










