Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf’inde insanın manevi ve zihinsel tekâmülüne dair temel bir yasayı şu veciz ifadeyle ortaya koyar: "Cins, cinsini çeker." Bu evrensel yasa, sadece fiziksel dünyada değil, düşünsel ve ruhsal boyutta da karşılığını bulur; iyiler iyilerle, kötüler ise kendi misilleriyle bir araya gelirler.
İlkel Dürtüler ve İnsani Tekâmül
Yanlışı savunmak, doğruluktan ve temel insanlık değerlerinden sapmak, bireyin zihinsel evrimini tamamlayamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Bilincini geliştiremeyen, akıl ve bilim süzgecinden yoksun kalan birey, modern bir çağda yaşasa dahi ilkel dürtülerin (primitif güdülerin) esiri olabilmektedir. İnsan olmanın temel vasfı olan düşünce üretme, sorgulama ve medeniyet inşa etme yetisinden uzaklaşan bu "ilkel" profil, evrensel etik değerlerden ziyade, biyolojik ve dürtüsel bir yaşam biçimini benimser. Bu durum, insan bilincinin rasyonel ve erdemli bir noktaya taşınması yerine, ilkel dönemlerin karanlıkta kalmış refleksleriyle hareket etmesi demektir.
Kötülüğün İttifakı
Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, kötülük ve çirkinlikte birleşenler, kendi zihniyetlerine uygun bir zemin bulmakta gecikmezler. Benzer dürtülere sahip bu bireyler, toplum içerisinde hızla kümelenerek bir "kötülük şebekesi" oluştururlar. Bu tür yapılar; iyiliğe, güzelliğe, ortak vicdani değerlere ve aklın onayladığı gerçeklere karşı adeta bir cephe alırlar. Tarihsel süreçte Firavun, Nemrut ve Karun gibi figürler; modern çağımızda ise kitleleri nefret ve ayrışma temelinde manipüle eden tiranlar, bu kötülük toplumunun somut örneklerini oluşturmuşlardır. Söz konusu gruplar, sadece bireysel bir sapma değil, kolektif bir yozlaşma ve "hakikat"ten kopuşun temsilcileridir.
İyiliğin Rehberliği ve Gelecek Ümidi
Buna karşılık tarih, insanlığın ortak vicdanını temsil eden rehberlerle; İbrahimî gelenekten gelen peygamberlerin ve onları takip eden sadıkların izleriyle aydınlanmıştır. Onlar, adalet, merhamet ve hakikat arayışıyla toplumları birleştiren birer "iyilik prototipi" olmuşlardır.
Günümüz dünyasında, akıl, bilim, demokrasi ve evrensel insan haklarını önceleyen bazı Kuzey Avrupa devletleri, bu erdemli toplumsal modelin yeryüzündeki kısıtlı yansımaları olarak görülebilir. Ancak genel tabloya bakıldığında, insanlığın büyük bir kısmının hakikatten uzaklaşarak hüsrana sürüklendiği aşikârdır.
Tüm bu zorluklara rağmen, insanlığın özündeki iyilik potansiyeli her zaman baki kalacaktır. Temennimiz, akıl ve vicdanın ışığında, hukukun üstünlüğünü ve evrensel erdemleri kendine düstur edinen, "iyiliği emredip kötülükten sakındıran" yeni nesil toplulukların yeşermesidir. Dünyanın bu mavi küresinde, ahlaki ve zihinsel devrimini tamamlamış bireylerin öncülüğünde, insanlığın huzur bulacağı "cennetvari" bir medeniyetin yeniden inşa edilmesi, ümidimizi besleyen yegâne hakikattir.
Sizce, insanın ilkel dürtülerini aşarak "kâmil insan" olma yolculuğunda, modern eğitimin mi yoksa toplumsal vicdanın inşasının mı daha büyük bir rolü vardır?










