Harika. Metindeki o samimi "tanıklık" ruhunu bozmadan, dil bilgisini temizleyerek ve anlatımı daha akıcı, vurucu bir deneme formuna sokarak yeniden düzenledim.
İşte metninin düzenlenmiş ve geliştirilmiş hali:
KURBAN OLABİLİYOR MUYUZ YA?
Daha çocuk yaşta geldik İstanbul’a. Önce Eminönü Küçükpazar, sonra Dolapdere... Her iki semt de insanı yutan cinstendi. Esnafın, kaçakçının ve yankesicinin iç içe yaşadığı yerlerdi buralar. Neyse ki bize yol gösteren, sahip çıkan mücadeleci abilerimiz vardı da o hengamede kaybolmadık.
Dolapdere’yi eskiler iyi bilir. Dereboyu Caddesi, Taksim Caddesi ve Kurtuluş Yokuşu’nun birleştiği o alan, Elmadağ’a çıkan yolun kenarları adeta bir çöplük yığınıydı. İstanbul’un bazı ilçelerinin çöpleri burada toplanır, etrafında da o meşhur "esmer vatandaşlar" teneke barakalarda yaşardı. "Meşhur" diyorum, çünkü oranın insanı diğer semtlerdekilerden farklıydı; sertti ama kendine has bir raconu vardı. Bölgenin bazı köhne sokakları ise her türlü karanlık işin merkeziydi. Yabancı sigaranın yasak olduğu yıllar... Kaçakçılar malları ülkeye sokar; gençlere, hatta gencecik kızlara sattırırdı.
Yaşar Ağa’nın İtibarı
Bu bölgede işlerin büyük patronu Yaşar Ağa’ydı. 70’li yılların en popüler arabası Murat 124’tü ve Yaşar Ağa’nın süslü püslü, sayısız Murat 124’ü vardı. Bu araçlar, o zamanlar malum personelin servis araçlığına soyunmuştu. Bölge; motorcu, kaportacı, oto elektrikçi ve döşemeci esnafıyla doluydu. Hepsinin de bir şekilde Yaşar Ağa’ya yolu düşer, ona ihtiyaç duyarlardı.
Burada kısa bir ara verelim... Bölgenin elbette "saygın" iş adamları ve iş hanları da vardı. Bu iş adamlarından biri, altında akaryakıt istasyonu olan büyük bir han yaptırıyordu. Ancak adamın yüzü gülmemiş; bir rahatsızlık sonucu ağzı yüzü yamulmuş, kısmen felç olmuştu. Çevresindekiler hemen hükmü vermişti: "Yaptığın hanın yerinde bir mezar vardı, onu yıktığın için çarpıldın! Sen iyisi mi bu hanın bir kısmını mescit yap." Belki de sadece bölgede bir ibadethane olsun diye böyle bir tavsiye verilmişti, kim bilir...
Nitekim mescit yapılır, ibadete açılır, hatta imam bile atanır. Cuma ve bayram namazlarında içerisi dolar taşar. Cemaatin en ön safında, imamın hemen arkasındaki müdavimlerden biri de kimdir dersiniz? Elbette Yaşar Ağa! Hani şu kaçakçılıktan kadın ticaretine, yankesicilikten karanlık işlerin patronluğuna kadar her işin başındaki o meşhur Yaşar Ağa...
Yaşar Ağa, esnaf nezdinde de büyük itibar sahibidir. Kahvenin en köpüklüsü, çayın en demlisi, yaz sıcağında gölgenin en serini hep onundur. Hele bir de cuma ve bayram namazları sonrası mescide yaptığı o "yüklüce" bağışlar yok mu... Dillere destan!
Çıkar Uğruna Göz Yumulan Gerçekler
Yaşar Ağa yabancı sigaraları kaçak getirir, uyuşturucuyu dağıtır, gençleri zehirler... Ama etraftan fısıltılar yükselir: "Olsun be, esnafa çok iş veriyor, kimse ses çıkarmasın!"
Yaşar Ağa bitirimlerin patronudur, mazlumun ekmeğine göz diker... "Olsun, kahvenin en köpüklüsü onun hakkıdır!"
Yaşar Ağa yankesicilerin şahıdır; pazarda Ayşe Teyze’nin üç kuruşluk cüzdanını "hiç" eder... "Aman canım, çayın demlisi ona feda olsun!"
Yaşar Ağa gencecik kızları ağına düşürür... "E ne yapalım, mescide en büyük bağışı da o yapıyor ya!"
Yani her zerresinden ahlaksızlık fışkıran, ama parasıyla herkesi susturan Yaşar Ağa’ya kimse "dur" demez. "Aman ha ses çıkarmayın; nafakamız kesilir, mescidimizin yardımı durur, Allah muhafaza!"
Yaşar Ağa’m çok yaşa...
Bayram Günlerinde Düşündürdüklerim
Şimdi bu bayram gününde, "Bunların ne alakası var?" diyeceksiniz belki de. Bilmem, sadece aklıma geldi. Çocukluğumun o tozlu, karanlık ama gerçek kesitini anlatmak, belki de bugünü anlamaya çalışmak istedim.
Gördüğümüz yanlışlar karşısında, "Ben mi düzelteceğim?" diyoruz ya... "Çalıyorlar ama çalışıyorlar," diyerek vicdanımızı susturuyoruz ya... "Para varsa itibar da vardır," gerçeğine boyun eğiyoruz ya... Gösterişli pozlar vererek "yardım" yapıyoruz ya... Komşuluk değerlerinin bittiğini bildiğimiz halde "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın," diyoruz ya...
"Tüyü bitmemiş yetimin hakkı" yerine, "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" felsefesine sarılıyoruz ya... Toplumun DNA’sı bozulmuş, millet olma bilinci yara almış ama biz hâlâ suskunuz ya... Bayramı manevi ikliminden koparıp sadece bir "tatil" havasına sokuyoruz ya...
Aslında bu derin sessizliğin altında tek bir şey var: Korku. "Aman bana bir şey olur mu? İşimden olur muyum? Başım ağrır mı?" korkusu...
Hani diyoruz ya; ballandıra ballandıra anlatarak bir kurban keselim... Kurban kesiyoruz kesmesine de, kurban olabiliyor muyuz asıl mesele orada...
Hayırlı Bayramlar.

