İslam düşünce ve kelam tarihinde Allah’ı tasavvuru, vahyin metinleriyle insan aklının ontolojik kavrayışı arasında şekillenmiş en temel meselelerin başında gelir. Bu bağlamda Ehlisünnet ve’l-Cemaat ile Mutezile ekolleri, ilahi zatın mahiyeti, sıfatları ve irade-adalet ilişkisi bağlamında taban tabana zıt ama bir o kadar da derin iki farklı ilahi paradigma sunarlar.
İlahi iradenin mutlaklığı ile ilahi adaletin evrensel rasyonalitesi ekseninde bu iki ekolün tanrı tasavvurları şu şekilde incelenebilir:
EHLİSÜNNET İNANCINDA TANRI TASAVVURU: MUTLAK İRADE VE MÜTEAL KUDRET
Ehlisünnet kelam ekolüne (özellikle Eşarilik ve Maturidilik çizgisine) göre Rabbimiz, evrenin ve yaratılmış olan her şeyin ötesinde, mekândan ve zamandan münezzeh bir şekilde transandantal (müteal) bir varlıktır.
- Antropomorfik ve Tasviri Boyut: Klasik metinlerdeki bazı istiareler ve zahiri (mutasavvıf ve kelamcıların tevil ettiği) ayetler merkeze alındığında, halkın zihnindeki veya bazı literal yaklaşımlardaki tasavvurda; tahtına kurulmuş, mutlak hükümranlık sahibi bir melik veya malik imajı öne çıkar. Her ne kadar Ehlisünnet âlimleri "teşbih"ten (benzetmeden) ve "tecsim"den (cisimleştirmeden) şiddetle kaçınsalar da, halkın inanç dünyasındaki hâkim algı ekseriyetle bu mutlak kudret ve azamet eksenlidir.
- İmmanent (İçkin) Boyut: Buna mukabil, bazı ayetlerde Yaratıcı’nın varlığa içkin (immanent) olduğu, insanın özünü ve izafi bilincini kuşattığı, hatta vicdanın derinliklerinde Rahman’ın esmasının tecelli ettiği de tasavvufi ve işari bir bakışla kabul edilir.
- Mutlak İrade ve Hikmet: Ehlisünnet tasavvurunda Tanrı’nın iradesi ve kudreti her şeyin üstündedir. O, fiillerinde herhangi bir dış kurala, rasyonaliteye veya zorunluluğa bağlı değildir; "La yus’elü ammâ yef’al" (Yaptıklarından sorumlu tutulamaz) ilkesi gereği, hikmetinden sual olunmaksızın dilediğini dilediği gibi yapar.
- Örneklemek gerekirse: Bu anlayışa göre evrendeki herhangi bir rekabet veya yarışta (örneğin mecazi bir ifadeyle "Avustralya’nın galip gelmesi" gibi beklenmedik bir sonuçta bile), beşeri ölçüler veya hak etme mantığından ziyade, doğrudan ilahi iradenin mutlak takdiri ve iradesi geçerlidir. O dilerse kuralları ve hak edişleri bir kenara iterek dilediğini muzaffer kılar.
MUTEZİLE İNANCINDA ALLAH TASAVVURU: ADALET VE RASYONEL İLKELER
Ehlisünnet’in iradeyi merkeze alan bu anlayışına karşılık, İslam düşüncesinin rasyonalist kanadı olan Mutezile ekolü, ilahi adaleti (Adl) ve ilahi hikmeti sistemin merkezine yerleştirir. Mutezile’ye göre Rahman; keyfi iradeyle değil, ezeli ve ebedi adalet, hikmet ve doğruluk ilkeleriyle mukayyettir (tabii ki bu kayıt kendi zatının bağlayıcılığıdır).
- Şerden ve Zulümden Münezzeh Olma: Mutezile, Allah’ın asla zulmetmeyeceğini, kötü ve çirkin fiilleri takdir etmeyeceğini savunur. Hüsn ü kubh (iyi ve kötünün akılla bilinmesi) prensibine göre akıl, neyin iyi neyin kötü olduğunu bağımsız olarak idrak edebilir. Dolayısıyla Yaratıcı da hikmeti ve adaleti gereği hep iyiyi ve güzel olanı yaratır.
- İlahi Adalet ve Hak Ediş: Bu rasyonel görüşe göre Allah, iradesini ve muradını rastgele veya kayıtsız şartsız değil; iyi oynayan, çalışan, kurallara uyan ve daha çok gayret gösteren tarafa tecelli ettirir. Çünkü ilahi adalet ve evrensel ilkeler bunu gerektirir; hak eden kazanır, emek zayi olmaz.
İRADE VE ADALET DENGESİ
Özetlemek gerekirse;
- Ehlisünnet ve’l-Cemaat, Rabbimizi sınırsız gücü, mutlak iradesi ve aşkın kudretiyle ön plana çıkarmaktadır. Onda her şey ilahi iradenin mutlak tazyiki ve takdiri altındadır.
- Mutezile ise Rabbimizi; değişmez ölçüler, takdir ilkeleri, rahmet ve evrensel adalet prensiplerini kendisine temel edinen, rasyonel bir nizamın kurucusu olarak betimlemektedir.
Bu iki ekol arasındaki temel ayrım, bir tarafta "mutlak irade ve kudretin" sarsılmazlığı, diğer tarafta ise "ilahi adalet ve rasyonel ahlakın" değişmezliği arasındaki kadim kelami gerilimden beslenmektedir.









