İslam Düşüncesinde Akıl, İnanış ve Yöntem: İbn Rüşd’ün Gazzâlî’ye Tehâfütü’t-Tehâfüt Eleştirisi
İslam düşünce tarihinde İmam Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı eserinde Meşşâî filozoflara (İbn Sînâ ve Fârâbî çizgisi) yönelttiği eleştiriler, klasik felsefe geleneğinde derin bir kırılmaya yol açmıştır. Bu sarsıntıya karşı gelen en kapsamlı ve güçlü entelektüel müdahale, Endülüslü filozof İbn Rüşd’ün kaleme aldığı Tehâfütü’t-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) ile gerçekleşmiştir. İbn Rüşd bu eserinde, Gazzâlî’nin felsefeyi kökten reddeden yönteminin mantıksal düzlemde kendi içinde telafisi mümkün olmayan bir çelişki barındırdığını gözler önüne serer.
İbn Rüşd’ün eleştirilerinin odağında, felsefi eylemin kaçınılmazlığını savunan epistemolojik bir zorunluluk yer alır. Bir düşünür felsefenin geçersizliğini veya zararlarını savunmak istediğinde bile akıl yürütmek, argüman üretmek ve kavramsal analiz yapmak zorundadır. Felsefenin yetersiz olduğunu iddia eden bir kimse, bu iddiasını temellendirmek için yine felsefi aklı ve mantıksal çıkarımları kullanmak durumundadır. Dolayısıyla Gazzâlî, felsefeyi çürütmeye çalışırken farkında olmadan felsefenin meşruiyetini ve kaçınılmazlığını bizzat kendi yöntemiyle tasdik etmiş olmaktadır.
Gazzâlî, ilahiyat ve metafizik alanındaki akıl yürütmeleri "kesinlik taşımayan diyalektik argümanlar" olarak nitelendirerek vahiy ile felsefe arasındaki uzlaşı zeminini zedelemiştir. İbn Rüşd’e göre bu yaklaşım, aceleyle verilmiş ve felsefenin imkânlarını yanlış konumlandırmış bir karardır. Filozofların bazı teolojik meselelerdeki hatalı tezleri üzerinden felsefe disiplininin tamamını mahkûm etmek yerine, Hristiyan patristik gelenekte Augustinus’un felsefi birikimi inancın hizmetine sunması gibi, daha kuşatıcı ve hassas bir yöntem geliştirilebilirdi.
Sonuç olarak İbn Rüşd; Gazzâlî’nin eleştirilerinin felsefenin metafizik alandaki mutlak otoritesini sarsarak dogmatik kabullerin "büyüsünü bozduğunu" teslim etmekle birlikte, insan düşüncesinin akıl yürütmeden ve felsefi yöntemden tamamen bağımsızlaşamayacağını kanıtlamıştır. Felsefe, Gazzâlî’nin şiddetli eleştirilerinden sonra da İslam kelâmı ve ilahiyat havzasında varlığını sürdürmüş; İbn Rüşd ise aklın meşruiyetini ve epistemik özerkliğini felsefi bir zorunluluk olarak korumayı başarmıştır.














