İki Kaynak, Tek Hakikat
Gerçek ve doğal din, yani fıtrat dini, Yaratan’ın (Rab, Rahman, Vedud) ezelde insan bilincine ve hafızasına nakşettiği ezelî hakikatlerdir. Bu hakikatler, evrensel niteliktedir ve zamanın ötesinde, her daim geçerlidir. Rabbimiz, bir lütuf olarak seçtiği peygamberler vasıtasıyla insanlığa nasihatler ve vahiyler gönderir; bu da "indirilen din"dir. Bu iki kategori (fıtrat ve vahiy), dışarıdan farklı görünümler arz etse de özünde Rahman’ın kelamı ve esmasının (isimlerinin) birer yansımasıdır. Bu tanım, aslında insanlığın ortak selim aklının makul bulduğu evrensel gerçeklerin diğer adıdır. Görünen alemde (şehadet aleminde) geçerli olan temel prensipler işte bunlardır.
Uydurulan Din ve Toplumsal Yansımaları
Bu gerçekliğin karşısında, "uydurulan din" diyebileceğimiz yapay bir inanç inşası mevcuttur. Bu sınıf, genellikle dini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayan din adamları (bazı hahamlar, Hristiyan din adamları ve İslam’ı tahrif eden çevreler) tarafından ortaya atılır. Uydurulmuş din, siyasi sınıflar tarafından iktidarı elde tutmak amacıyla bir araç olarak kullanılabilir. Bu inanç biçimi, insanları tevhide ve hakikate değil, batıla sürükler.
Doğal din ile uydurulmuş din arasındaki en önemli farkı anlamamızı sağlayan "turnusol kağıdı" toplumsal adalettir. Uydurulmuş dinde; insanların birbirini sömürmesi, yani şirk, zulüm ve sosyo-ekonomik uçurumlar hakimdir. Gerçek dinde ise; toplumda vahdet (birlik) bilinci vardır. Bu bilinç, "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" düsturuyla gerçek bir ekonomik eşitlik, huzur ve barış tesis eder. Bu iki somut göstergeye bakarak, bir toplumda hangi din anlayışının hüküm sürdüğünü anlamak herkesin kabiliyeti dahilindedir. Kısacası; gerçek dinde samimi müminler, uydurulan dinde ise münafıklar topluluğu görülür.
Beşeriyetten İnsanlığa Geçiş ve İmtihan
Kur’an-ı Kerim’deki İnsan Suresi’nin birinci ayetinde ifade edildiği üzere, gezegenimizde uzun çağlar boyunca beşerler (Homo sapiens) hayat sürmüştür. Yaklaşık 25.000 yıl önce, bilincin ve beynin ön lobunun gelişmesiyle birlikte "Adem soyu" yeryüzünde yerini almıştır. Adem soyu, Rabbimizin murat ettiği; iyiliği, adaleti ve merhameti temsil eden "insan" türüdür.
Ancak yaratılış ve imtihan gereği, biyolojik geçmişimiz olan "beşer" yönümüz (bedevi halimiz, nefs-i emmaremiz) bilincimizin derinliklerinde hala mevcuttur. İnsan, zaman zaman bu ilkel dürtülerine yenik düşerek insanlıktan çıkabilmekte ve eski atalarının "beşerî" haline dönebilmektedir. Tarih boyunca bu kutuplaşma hep var olmuştur: Musa ile Firavun, Hz. Muhammed ile Ebu Leheb veya Ebu Cehil aynı dönemde ve aynı coğrafyada karşı karşıya gelmiştir. Günümüzde de durum farklı değildir; "insanlar" ile "beşerler" aynı havayı solumaya devam etmektedir. Hayatın özündeki bu "polarite" (zıtlıkların birliği) ve imtihan sırrı kıyamete kadar sürecektir.










