Türkistan seyahatimizde Özbekistan ve Kazakistan’ı kısmen ziyaret ederek Türkiye’ye döndük. Gezinin tadı damağımızda kaldı ama aklımız, gönlümüz, hayalimiz hep oralarda asılı kaldı. Ruh ve mana dünyamızda hâlâ oralarda olmaya devam ediyoruz.
Gençlik yıllarımızda hayallerimizi, rüyalarımızı süsleyen esir Türk ellerini ne mutlu bize ki bu dünyada gözümüz gördü, özgür oldu. Darısı özerk Türk cumhuriyetlerinin başına; onlar da kendilerinin egemen olduğu bağımsız ülkelere kavuşur. Çok şükür artık hayaller, rüyalar gerçek oldu.
Sıla hasreti bitti. Hiç gitmediğimiz yerleri, görmediğimiz, tanımadığımız insanları çok sevdik, içten özledik. Çünkü onlar bizdik, biz onlardık. Hepimiz asil, şerefli Türk milletinin evlatlarıydık.
- Komünist akımların bölgeyi ve dünyayı kasıp kavurduğu Soğuk Savaş yıllarında oralardan çok zor haber alırdık. Oraların farkında olmayan, kulakları sağır, gözleri kör, dilleri lal; sessiz, tepkisiz, edilgen bir dönemde birileri vardı ki oralar üzerine şiir yazar, ağıt yakar, makale yazar, dertlenir; kendini aşan bir farkındalıkla onları gündeminden hiç çıkarmazdı.
Türkiye’nin dışında yaşayan Türkleri ağzına alanlar “faşist”, “ırkçı” iftirasına uğrardı. Milyonlarca Türkistanlı, komşu ülkelerle birlikte esir düştü; zira onlar kaderine terk edilmişti. Hâlbuki Buhara Türkleri başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı’nda Türkistan’dan, Rusya üzerinden büyük bölümü Rusların el koyduğu yardım kesintili de olsa gelmişti. Onlar, asırlar öncesinden ve bir asır önce de kardeşliğini hiç terk etmedi.
Ama koca bir Türkistan, milyonlarca insan Rusya ve Çin eline esir düşmüştü. Türkiye’de ve dünyada bütün bu kara propagandayı, yüreklerin feryadı, gönüllerin ateşi demir perdeyi iman dolu göğsünde eritti. Türk milletinin prangalanmak istenen evlatları, Türk milliyetçileri, inandığı gerçekleri haykırmaya devam ediyordu.
Türkistan’ın özgür, bağımsız olması için karşılıksız sevdaya tutulmuştuk. Bizden kaçırılan Türkler, bizden kaçırılan Müslümanlar yok kabul edilirdi. Gençtim; bir gün Türkistan haritasının karşısına geçtim, elimi üzerine koydum. Üzerinde saatlerce kafa yorar, hayal kurardım. Kısıtlı da olsa gelen haberlerle içlenir, bilenir, hayıflanır, ah çeker, umutlanırdık.
Bizler, bir imana aksiyona dönen çelik gibi bir iradeyle, şartlar ne olursa olsun onları hep savunduk. Çoğu kez hüzünlendik, ağladık ve sonunda tarih ve zaman bizi haklı çıkardı. Gümüşhane’nin kavruk dağlarında kavruk yüzlü evlatları gibi, ülkemin vicdan sahibi evlatlarını iyi ki analar doğurdu. Onlar vatan için şehit olurken, psikolojik ve kültürel harbin tarafı olarak anlatmaya, iknaya; dışımızda bizim gibi Türk dünyasının varlığından insanları haberdar etmeye çalışırdık.
Soğuk Savaş döneminde, 1945 yılında yine bir Türk yurdu olan Kırım esaret altındaydı; nüfusunun tamamı sürgün edilen ya da katledilen Kırım’ın Yalta şehrinde ABD’den Davit Ruzvelt, Rusya’dan Stalin ve İngiltere’den Çorçil’in katıldığı toplantıda dünyanın nüfuz bölgeleri belirleniyordu. Türk dünyasının ve dünyanın kaderi çiziliyordu. Türkiye ABD’nin, Türk cumhuriyetleri Rusya’nın nüfuz bölgesine düşmüş; emperyalistler dünyayı paylaşmıştı.
Türklerin payına kan, gözyaşı, soykırım ve ölüm düşmüştü. İnsanlık tarihinin ender gördüğü emperyalist zulüm Türklere reva görülmüştü. Bu zulümleri anlata anlata dilimizde tüy bitmişti. Bıkmadık, usanmadık. Türkiye’ye yönelik komünist hareketler karşısında toplumun en dinamik alyuvarı olan Türk milliyetçileri destansı bir mücadelenin tarafı olmuş, yılmamış; nice şehitler vermiştik. Kandırılan ülkemin evlatlarını karşımıza diktiler; talihsiz bir süreç yaşamıştık.
Elbette bu mücadelede doğrular yapıldığı gibi yanlışlar da yapılmıştı ama niyet hayırdı. İşte böyle bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği, tahmin ve tavsiye ettiği Türk dünyasının varlığı o döneme hazırlıkta moral ve motivasyon kaynağımızdı.
Biz, İsa Yusuf Alptekin, Mustafa Cemiloğlu vb. kahramanları çocukken tanımıştık. ABD’nin iki yüzlü tavrına, kaçak güreşine, komünizm karşıtlığına güvenemezdik. Bunun için “Ne Amerika ne Rusya ne Çin; her şey Türke göre, Türk için.” diyerek her türlü emperyalizme karşı kutlu başkaldırıda bulunmuştuk.
İşte ömrünü bu karşılıksız sevdaya adayan, ömrünü bu uğurda tüketen, mücadele eden ve Hakk’a yürüyen kahramanları saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz. Türkiye başta olmak üzere dünyanın her tarafındaki Türk milliyetçilerinin bu kutlu, destansı direnişi Sovyet emperyalizmini bitirmişti ve ardından pırıl pırıl Türk cumhuriyetleri kuruldu.
Ama iş bitmedi. İşte Türk milletinin fedakâr, cefakâr, vefakâr evlatları; Ahmet Yesevi, Maturidi, Emir Timur diyarı için durumdan vazife çıkardı. Bir gönül seferberliği başladı. Milletimizin ve devletimizin bölgeye ilgisi ve katkısı için minnettarız. Lakin zamanın çok iyi değerlendirilmesi, fırsatların kaçırılmaması, doğru işlerin ivedilikle yapılması tarihe ve gelecek kuşaklara boynumuzun borcudur.
Zira Türk milletinin tek millet olma bilinci, dünyadaki her Türk evladı için stratejik güvencedir. Tarihin özeti şudur: Ayrışarak, vuruşarak kaybettik; birleşerek var olmak zorundayız. Bu birleşme önce gönüllerde, sonra İsmail Gaspıralı’nın dediği gibi “Dilde, işte, fikirde birlik” ile hayata geçmelidir.
Bu, hem Türk milleti hem de mazlumlar için suya hasret kurak toprağın suya kavuşması gibidir. O kutlu Türk yurtlarına selam olsun. Türk ulusunun manevi ölümsüz önderlerine Allah rahmet eylesin. Gitmek isteyenlere Allah nasip etsin.









