Nörobilimsel veriler ışığında baktığımızda; beynimizin "süper ego" olarak adlandırılan toplumsal vicdan kısmı, insan bilincinin en yüksek tezahürüdür. Tıp literatüründe Prefrontal Korteks olarak bilinen bu bölge, tasavvufi bir anlatımla "Cebrail Lobu" veya "Levvame (Kınayan) Nefis" olarak tanımlanabilir. Bu bölge, Allah’ın şaheseri olan insan bilincinin merkezidir.
Ne yazık ki günümüzde, evrensel değerlerle bütünleşmiş bu bilinç seviyesine ulaşabilen insan sayısı oldukça azdır. Kur’an-ı Kerim’in Asr Suresi'nde belirttiği üzere, insanlığın kahir ekseriyeti bir "hüsran" içindedir. Bu bireyler biyolojik olarak Homo sapiens olsalar da manevi anlamda henüz "insan" mertebesine erişememiş, "beşer" veya "bedevi" düzeyinde kalmışlardır. Kendi benzerlerine meyil eden bu kitleler, hakikati (Allah’ı ve evrensel değerleri) örterler; yani bir nevi "küfür" içindedirler. Bu kesim; adaletten, temizlikten ve Salih amelden hoşlanmaz. Bizim görevimiz, bu karanlık yapı içinde iyiliği ve evrensel doğruları anlatarak toplumu ıslah etmektir. Bu yaklaşım, Platon’un 2500 yıl önceki vizyonunun, günümüzün bilgi avantajıyla daha ileri bir seviyeye taşınmış halidir.
İndirilen Din, Uydurulan Din ve Fıtrat Dini
Gerçek ve doğal olan Fıtrat Dini, Yaratan’ın ezelde insanın hafızasına ve bilincine nakşettiği evrensel hakikatlerdir. Rabbimiz, lütfunun bir gereği olarak peygamberler aracılığıyla "İndirilen Din"i göndererek bu fıtratı bizlere hatırlatır. Her ikisi de Rahman’ın kelamı ve esmasının bir yansımasıdır.
Buna mukabil bir de "Uydurulan Din" vardır. Bu, din sınıfı (hahamlar, rahipler ve bazı din adamları) tarafından siyasi iktidar ve sömürü amacıyla tahrif edilmiş bir yapıdır. Uydurulan dinin turnusol kağıdı zulüm, sömürü ve sosyo-ekonomik dengesizliktir. Gerçek dinde ise Vahdet (birlik) esastır; "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" düsturuyla sosyal adalet ve huzur hakimdir. Kısacası; gerçek dinde müminler, uydurulan dinde ise münafıklar topluluğu hüküm sürer.
İnsanlık Mertebesi: Saf İman ve Aracıların Reddi
İnsanlık mertebesine erişmiş, yani evrensel anlamda mümin ve Müslüman olmuş her birey, beklentisini yalnız ve yalnızca Rabbinden gelen tecellilere bağlar. Eğer bir birey "beşeriyet" düzeyinde kalmışsa ve henüz gerçek "insan" olma bilincine erişememişse, güçlü gördüğü her türlü aracıdan medet umma (vesilecilik/şefaat beklentisi) yanılgısına düşer. Bu durum, bireyi müminlik bilincinden uzaklaştırarak; onu müşrik veya münafık bir ruh haline, yani "bedevilik" safhasına sürükler.
Asıl olan, her türlü maddi ve manevi beklentinin doğrudan Rabbimiz tarafından karşılanacağı idrakinde olmaktır. Ne var ki günümüzde tüm semitik dinlerin takipçileri, saf iman ile şirki birbirinden ayırmakta zorlanmaktadır. Oysa İslam’ın özü bu durumu net bir şekilde formüle eder: Gerçek güç sahibi olan (Melik), sığınılacak tek liman olan (Rab) ve mutlak adaletle hükmeden (İlah) yalnızca Allah’tır.
Gerçek bir mümin, taleplerini Allah’tan isterken aslında evrensel değerlerden; yani iyilik, güzellik, maruf, merhamet, adalet, eşitlik ve paylaşım ilkelerinden ayrılmamayı hedefler. Çoğunluk ise imanına şirki karıştırarak; güce, zalime, rant odaklarına veya sahte kurtarıcılara meyleder. Bu son sınıf, Allah’ın yanına beşeri menfaatleri ortak koşan "müşrikler" topluluğudur; birinci sınıf ise sadece hakikate teslim olan "müminler"dir.
Allah bizleri saf imandan ayırmasın; bizleri zalime, şeytani güçlere ve dolandırıcılara meyletmekten korusun.










