Siyasetin dili bazen gerçeği perdeler, bazen de çıplak hâliyle önümüze koyar. Fakat öyle zamanlar olur ki kullanılan kelimeler yalnızca bir tercihi değil, bir zihniyet değişimini ele verir. Bugün tam da böyle bir eşiğin içindeyiz.
Bebek Katiline Verilen Paye
Yıllarca bu ülkenin ağır bedeller ödediği ve güvenlik güçlerinin fedakar mücadelesi ile hareket edemez hale getirilerek Kandil’e hapsolan Emperyal Güçlerin Taşeron Örgütü PKK’nın elebaşı Öcalan için MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin önerdiği payeler sıradan bir söylem değişikliği olarak görülemez.
Bahçeli’nin, Bebek Katiline “Kurucu Önder” payesinde el yükselterek “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” statüsü önermesi, PKK Örgütüne yaklaşımı düşündürücü ve dikkat çekici bir kırılmayı ortaya koyuyor.
Bu önerinin, meri kanunlarımız(1) bağlamında kişiye sorumluluk getirdiği aşikârdır.
Diğer taraftan, bir zamanlar devletin en sert reflekslerinin yöneldiği bir isim için kullanılan bu yeni sıfatlar/payeler, kamu vicdanında da ciddi soru işaretleri doğurmuş durumda.
“Terörsüz Türkiye” Söylemi ve Gerçeklik
“Terörsüz Türkiye” hedefi elbette herkesin ortak temennisidir. Ancak bu hedefe giden yolun nasıl döşendiği, en az hedefin kendisi kadar önemlidir.
“Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen politikaların, “yerli aklın değil, Emperyal Güçlerin aklı olduğunu” belirterek(2), terörle mücadelede ilkesel tutarlılığı zedelediği yönündeki eleştirimizi, Şubat ayı içinde “HUKUK DEVLETİ VE “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” SÜRECİNİN ÇIKMAZLARI” başlıklı bu köşedeki yazımızda belirtmiştik.
Yazımızda “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen politikanın;
Terörle mücadelede ilkesel tutarsızlıklara yol açtığını,
Terör örgütüne dolaylı meşruiyet sağladığını,
Örgüt mensupları için moral-motivasyon olduğunu,
Devlete sadık vatandaşları zor durumda (kendilerini dışlanmış hissetmesi) bıraktığını,
Hukuk devleti ilkesinin yok sayıldığını,
Gazilerimizi ve şehit yakınlarını derinden üzdüğünü,
Toplumsal vicdanı ve adalet duygusunu zedelediğini
ifade etmiştik.
Resmî söylemde yetkililerin sık sık terör örgütü ile hiçbir şekilde “pazarlık yok” denilirken, sahada ortaya çıkan tablo farklı bir hikâye anlatıyorsa, burada bir tutarsızlık olduğu açıktır. Çünkü devletin yıllarca mücadele ettiği bir yapının kurucusunu muhatap alan yaklaşım, ister istemez politikanın yönünü ele veriyor.
Göstermelik silah bırakan ve kendisini feshettiği söylenen taşeron örgüt, zaman zaman yine örgüt adına açıklamalar yapmakta, “Terörsüz Türkiye” süreci ile ilgili görüşlerini dile getirmektedir. Bu bağlamda Anayasa ve Kanunlarda taşeron örgüt mensuplarınca dile getirilen hususların TBMM’nde görüşülmesi talepleri açık seçik ortaya konulmaktadır.
TBMM’de kurulan Komisyonun Meclis Başkanlığına sunulan raporu ve Sayın Bahçeli’nin açıklaması birlikte değerlendirildiğinde;
Yürürlükteki kanunlarda taşeron örgüt mensuplarının lehine değişiklik yapılması,
Taşeron örgüt üyelerine siyasal alanda siyaset yapmalarının önünün açılması,
Tutuklu mensuplarının serbest bırakılması,
Bebek Katilinin de “Umut hakkı”ndan yararlanması gibi düzenlemelerin yapılması önümüzdeki günlerde TBMM’nin gündemine geleceği anlaşılmaktadır.
Unutulan Bir Kesim: KHK’lılar
Tüm bu tartışmalar sürerken gözden kaçırılan bir başka gerçek var: 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından oluşan olağanüstü atmosferde görevinden uzaklaştırılan binlerce KHK mağduru…
Daha çarpıcı olan ise, mahkemede beraat edenlerin eski görevlerine döndürülmemiş olmasıdır.
Hukuken aklanan ama fiilen cezalandırılmaya devam eden bir kesimden söz ediyoruz. İşini, itibarını, geleceğini kaybetmiş; kimileri çaresizlikten intihar yoluyla hayatına son vermiş, kimileri ülkesini terk etmek zorunda kalmış insanlar…
Bu tablo, bireysel dramların ötesinde, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağında açılan derin bir yaradır.
Çelişki Derinleşiyor
Ortada görmezden gelinemeyecek bir çelişki var:
Bir yanda, geçmişte silahlı eylemlerle 50 bin insanımızın katili olan bir taşeron örgüt mensuplarına yönelik yumuşayan bir dil ve kanuni düzenlemelerle “Kısmi Af” gündeme gelirken, diğer yanda, şiddetle hiçbir bağı olmamış insanların süren mağduriyeti…
Bu iki gerçek yan yana geldiğinde, toplumun adalet terazisi sarsılıyor. Çünkü adalet yalnızca suç ve ceza dengesiyle değil, aynı zamanda tutarlılıkla ayakta kalır.
Devlet Aklı ve Gelecek Endişesi
Türkiye gibi hassas bir coğrafyada güvenlik politikaları hayati önemdedir. Ancak bu politikaların kalıcı olabilmesi için hukukla, adaletle ve toplumsal vicdanla uyumlu olması gerekir.
Aksi halde kısa vadeli kazanımlar uğruna atılan adımlar, uzun vadede daha büyük kırılmalara yol açabilir. Devlet aklı, günü kurtaran değil, geleceği kuran bir akıl olmak zorundadır.
Bugün tartışılması gereken asıl mesele şudur:
Terörle mücadelede hedefe ulaşmak için izlenen yöntemler, gerçekten toplumsal barışı mı güçlendiriyor, yoksa toplumda yeni güvensizlik alanları mı oluşturuyor?
Sonuç ve Değerlendirme
Devlet politikaları günü kurtarmak için değil, geleceği inşa etmek için oluşturulur. Bu nedenle atılan her adımın, kullanılan her ifadenin ve yapılan her tercihin uzun vadeli etkileri dikkate alınmalıdır.
Unutulan kesimlerin hatırlanmadığı, çelişkilerin giderilmediği ve adalet duygusunun yeniden tesis edilmediği bir ortamda, toplumsal barışın kalıcı olması zor görünmektedir.
Sorulması gereken soru basit ama hayati:
Adalet herkese eşit uygulanmadığında, gerçekten “Terörsüz” bir Türkiye’den söz edilebilir mi?
_________________
- 5237 sayılı TCK m.215: “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
- CİA ajanı G.FULLER, 1999 yılında basılmış “Türkiye’nin Kürt Meselesi” isimli kitabında “Terörsüz Türkiye” Sürecinin bütün adımlarını ayrıntılı şekilde açıklamaktadır. s. 300-308.










