15 Temmuz 2016, Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Millet iradesini hedef alan hain darbe girişiminde 253 vatandaşımız şehit ve iki binden fazla vatandaşımız da gazi olmuştur. Aziz şehitlerimize Allah'tan rahmet, kahraman gazilerimize sağlık ve hayırlı ömürler diliyorum.
Aradan on yıl geçmesine rağmen, o geceye ilişkin pek çok soru hâlâ cevap bekliyor. Darbe girişiminin bastırılmış olması kadar, yaşananların bütün yönleriyle ortaya çıkarılması da devletin şeffaflığı, hukukun üstünlüğü ve toplum vicdanı açısından büyük önem taşımaktadır.
Cevabı Beklenen Sorular
15 Temmuz'a ilişkin yıllardır kamuoyunda tartışılan bazı temel konuların açıklığa kavuşturulması, devlet kurumlarına duyulan güveni güçlendirecek, iddia ve spekülasyonların da önünü kesecektir.
Bu kapsamda 15 Temmuz ile ilgili kamuoyunun cevap beklediği başlıca sorular şunlardır:
Ø TBMM'de, Burdur Milletvekili Sayın Reşat Petek başkanlığında kurulan 15 Temmuz Meclis Araştırma Komisyonu'nun hazırladığı rapor neden kamuoyuyla paylaşılmadı?
Ø Raporun kamuoyuna açıklanması ve yayımlanmasına ilişkin muhalefet tarafından verilen önergeler neden kabul edilmedi?
Ø Dönemin Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı, Komisyonun davetine rağmen neden ifade vermeye gelmedi?
Ø Devlet kurumlarına sızma sürecinde ihmali veya sorumluluğu bulunan kişi ve yapılar neden bütün yönleriyle ortaya çıkarılmadı?
Ø Kamuoyunda en çok tartışılan başlıklardan biri olan darbenin "siyasi ayağı" konusunda neden tatmin edici ve kapsamlı bir açıklama yapılmadı?
Bu ve benzeri soruların cevaplandırılması yalnızca geçmişi aydınlatmak için değil, benzer problemlerin yeniden yaşanmaması için de hayati önemdedir.
Darbe Sonrası Ağır Bedel
15 Temmuz gecesi yaşanan ihanet kadar, sonrasında yürütülen olağanüstü süreç de Türkiye'de derin izler bırakmıştır.
Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) kapsamında eğitimden adliyeye, Türk Silahlı Kuvvetlerinden üniversitelere kadar çok geniş çaplı tasfiyeler gerçekleştirilmiştir. Binlerce kurum kapatılmış, çok sayıda kamu görevlisi görevinden ihraç edilmiştir.
Resmî verilere göre (30 Haziran 2026 itibarıyla);
Ø Konu ile ilgili olarak savcılıklara ulaşan 1 milyon 999 bin 434 ihbar dosyasından 720 bin 580 kişi hakkında adli işlem yapılmıştır.
Ø 133 binden fazla kamu görevlisi ihraç edilirken,
Ø Yaklaşık 35 bin asker,
Ø 5 bine yakın hâkim ve savcı,
Ø 7 bin 500 akademisyen KHK ile kurumlarından atılmıştır.
Ø Kayyım atanan kuruluşlarda da yaklaşık 50 bin kişinin görevine son verilmiştir.
Ø KHK Platformlarının açıkladığı verilere göre, KHK ile görevlerinden ihraç edilen kişiler arasında 500'ü aşkın kişinin stres ve çeşitli sağlık sorunları nedeniyle yaşamını yitirdiği, bu kişilerden 138'inin ölüm nedeninin ise intihar olarak kaydedildiği belirtilmiştir.
Bu rakamlar yalnızca istatistik değildir, uzaydan da gelmedi, her biri Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumlarında eğitilmiş ve yetişmiş insan gücü kaynağıdır.
Hukuki süreçler ve bireysel sorumluluklar elbette önemlidir; ancak eğitimli insan gücünde meydana gelen bu büyük kaybın ekonomik, sosyal ve kurumsal maliyetini de göz ardı etmek mümkün değildir.
Bazı değerlendirmelere göre, darbe girişimi ve sonrasında yaşanan sürecin Türkiye'ye ekonomik maliyeti yaklaşık 500 milyar dolar olarak ifade edilmektedir.
Beyin Göçünün Sessiz Bedeli
Her darbede olduğu gibi, 15 Temmuz sonrasında da Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı en önemli sonuçlardan biri de beyin göçü sebebi ile nitelikli insan gücünün kaybıdır.
Binlerce akademisyen, girişimci, iş insanı ve farklı meslek gruplarından vatandaş başka ülkelere iltica başvurusunda bulunmuştur. Beyin göçü yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine yapılan yatırımın başka ülkelere göç etmesidir.
Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir; ancak yetişmiş insan gücünün yeniden kazanılması çok uzun yıllar gerektirir.
1960 Darbesi, 1971 Mart Muhtırası, 1980 Askeri Darbesi, 28 Şubat Süreci ve 15 Temmuz... Türkiye olarak, bu müdahalelerde ağır bedeller ödenmiştir. Her defasında kaybedenin milletimiz ve ülkemiz olduğu rakamlarla ve yaşanmışlıklarla ortadadır.
Kurumlar da Yaralandı…
15 Temmuz'un en ağır kurumsal bedellerinden birini, hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetleri ödedi.
Ergenekon ve Balyoz kumpas davalarıyla 2007 yılında başlayan ve 2018 yılına kadar uzanan süreç, 15 Temmuz sonrasında yaşanan personel kayıpları, askerî eğitim sistemindeki değişiklikler ve yeniden yapılanmayla birlikte orduda uzun yıllara yayılan bir dönüşüm yaşanmasına neden olmuştur. Kurumsal hafızanın güçlendirilmesi ve güven duygusunun yeniden tesis edilmesi bugün de önemini koruyan temel meseleler arasındadır.
Darbenin Arka Planında Kimler Var?
Türkiye’de geçmişteki darbelerde olduğu gibi 15 Temmuz’un arka planında da doğrudan ve dolaylı NATO, ABD, bazı Avrupa Birliği Ülkeleri ve İsrail olduğundan, yukarıdaki soruların cevabının kamuoyu ile paylaşılmadığı düşünülmektedir.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'ın darbe girişiminin 10. yılı dolayısıyla yaptığı, "15 Temmuz, iç vesayet odaklarının dışarıdaki mahfillerle iş birliği içinde gerçekleştirmeye çalıştıkları; Türkiye'yi yeniden bir sömürge ülkesi hâline dönüştürmeyi amaçlayan güncellenmiş bir emperyalist projedir..." değerlendirmesi de darbenin uluslararası boyutuna dikkat çeken önemli açıklamalardan biri olarak kayda geçmiştir.
Bu çerçevede, ABD Başkanı Dostum (!) Trump ile NATO üyesi ülke liderlerinin 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara'da şaşalı bir şekilde karşılanma ve ağırlanması da farklı açılardan değerlendirilmeye açık gelişmeler arasında görülmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Geçmişte yaşanan darbelerden ve özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden çıkarılması gereken dersler:
1. Devleti yönetenlerin, devlet içinde örgütlenen yapıların gerçek amaç ve yöntemlerini zamanında tespit edememesi, tarihî sonuçlar doğuran ciddi bir yönetim zafiyeti olarak hafızalardaki yerini almıştır.
2. Devlet, hiçbir kişi, yapı veya oluşumu hukukun ve demokratik denetimin dışında bırakmamalıdır. Devlet otoritesinin temel güvencesi; şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukuk düzenidir.
3. Dinî duyguları istismar ederek güç ve nüfuz elde etmeye çalışan, şeffaflıktan uzak yapılanmalara; devlet içinde paralel örgütlenmelere ve millî-manevî değerleri kendi çıkarları için kullanan her türlü oluşuma karşı etkin devlet denetimi sağlanmalı, bunun yanında toplumsal bilinç ve farkındalık da sürekli canlı tutulmalıdır.
4. Hiçbir aidiyet, bağlılık veya ideolojik yaklaşım; hukukun, aklın ve devlet düzeninin önüne geçmemelidir. Çünkü sorgulamayan toplumlar, geçmişte yaşanan acı tecrübeleri tekrar yaşamaya mahkûmdur.
5. 15 Temmuz'u yalnızca anmak yeterli değildir. O geceyi tüm yönleriyle doğru analiz etmek, eksiklikleri cesaretle değerlendirmek ve benzer tehditlerin yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek tedbirleri almak; devletin, kurumların ve toplumun ortak sorumluluğudur.
Bugün hâlâ kendimize şu soruyu samimiyetle sormak zorundayız:
Devlet olarak da millet olarak da 15 Temmuz'dan gerekli dersleri gerçekten çıkarabildik mi?








