HÜSEYİN TOPTAŞ / İLAHİYATÇI
İFTİTAH TEKBİRİ
Allah Teâlâ’nın “Rabbini yücelt” (Müddessir,74/3) emri gereğince yine Allah Resul’ünün (sav) “namaza tekbirle başlanması gerektiğini bildirdiği sözleri ve namaz talimlerinden öğreniyoruz ki namaza İftitah tekbiri ile başlamak farzdır. Bunun için "Allahu Ekber": Allah en büyüktür, diyerek namaza duran mümin ellerini bağlayarak kıyamda (ayakta) durur. Günde beş vakit namaz kılan bir mümin namazda 282 defa “Allahü Ekber” der. Namaz sonunda tesbihlerde 33 defa daha “Allahü Ekber” zikrinin söylendiğini eklersek nafile namazlar ve gün içerisinde getirilen tekbirler hariç 507 defa Allah’ın büyüklüğü ve otoritesi tekrarlanmış olur.
“Allahü Ekber” kuru bir söz tekrarı değildir. Kıyamda duruşun ve İftitah tekbirinin mümine yüklediği sorumlulukları vardır. Bu sorumluluğun hatırlanması için gün boyu kılınan namazlarda tekbirler getirilmektedir. Bu sorumluluğun bilincinde olmak ve şuurlu bir ibadet için getirilen tekbirlerin mana ve muhtevasını özümseyerek namaza durulmalıdır.
Namaza başlarken alınan tekbir ile elimizin tersi ile dünyalık işleri askıya alıyoruz. Hacda nasıl “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne"l-hamde ve"n-ni"mete leke ve"l-mülk. Lâ şerîke lek!” (Buyur Allah"ım buyur! Emrindeyim buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Allah"ım buyur! Hamd sana mahsustur. Nimet de senin, mülk de senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur.) diyerek rabbimizin emrine itaatimizi telbiye getirerek söylüyorsak, Namazda da İftitah tekbirinde “Allahü Ekber” demekle Rabbimize emrine hazırım diyerek kıyamda duruyoruz. Ömründe hac veya Umre yapma imkânı bulanların Kabe’de getirdikleri bu telbiyeyi namaz kılarken Rabbim emrine hazırım diye bir ömür boyu devamlı tekrarlıyoruz. Rabbin emrine itaat ettiğini dili ve kalbi ile ikrar eden bir namaz kılan namaz sonrası emre itaatsizlik yapabilir mi?
Tekbirden sonra “Sübhâneke” duası ve arkasından Fatiha suresi ile beraber Kur’an’dan kıraat olarak bir bölüm okunur.
“Sübhâneke” Duası
"Sübhaanekellahümme Ve bihamdik. Ve tebâara kesmük ve teaalâaa ceddük (-cenaze namazında- Ve celle senâaük) Ve lâailahe gayrük"
“Sen eksik sıfatlardan uzaksın Allah’ım! (Seni daima böyle tenzih eder) ve sana hamdederim. Senin adın mübarektir. İzzet ve celâlin ne yücedir. Senden başka tanrı yoktur” Cenaze namazlarında (Ve celle senâaük) ile beraber hatırlatması yapılmaktadır. Bu Peygamber Efendimizden rivayet edilen hadislerin farklı değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Namazlarımızda da “izzet ve celâlin ne yücedir” manasına gelen bu lafızları söylenmesi hususunda kişi muhayyerdir.
KIYAM
Maddi ve manevi kirlerden temizlendikten sonra Rabbin huzuruna çıkmaya hazır olan Müslüman namaz kılmaya hazırdır. Namaza İftitah tekbiri alarak Rabbimizin büyüklüğü hem kalben hem de sözlü olarak takdir edilerek kıyamda başlanır. Allah’ın her şeyden, bütün yaratıklardan üstün olduğu şuurunda olarak söylenen tekbir ile Allah’tan başka bir güç tanınmadığı da aynı zamanda ilan etmiş olunur.
Kıyam, rabbin emirlerine karşı tevazu ve saygı ile bedensel bir duruşu ifade ederken tağut ve şeytanın istikametten saptırmak için giriştiği tüm hile ve desiselere itibar etmemenin mümince dik duruşun sembolüdür. Kıyam, Allah’ın bizim için çizdiği yoldan istikamet üzere yürüyeceğimize dair gösterdiğimiz dik duruştur. Kıyamını bu bilincin farkında olarak yapan Müslümana Allah Teala şu emri vermektedir:
“Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah’ın huzurunda durun.” (Bakara, 2/238)
Rahmanın has kullarının özelliklerinin sayıldığı ayetlerde de “Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.” (Furkan, 25/64) buyrularak kıyamın önemi vurgulanmaktadır.
Müslümanın, sadece kendisini yaratan Allah’a karşı ibadetlerini yerine getirmekle görevi bitmiş olmaz. Bütün insanlara ve özellikle din kardeşlerine karşı da görevi vardır. Hüsranda olmamak için salih amel ile beraber hakkı ve sabrı tavsiye ederek dini ve ahlaki hayatı ıslah görevi vardır. Bunun için de uyanık olmak, kıyamda olmak gerekir. Allah Teala buyuruyor:
“(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerin de, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 39/9)
Kıyamı sıradan bir duruştan ibadet haline getiren niyetimiz ve emre itaatimizdir. Kulluk bilinci ile namazın rükünlerinden olan ‘Kıyamı’ hayatımızın her alanına yayarak Rabbimize gerçek kul olabiliriz.
FÂTİHA SÛRESİ
Namazda kıraate “Sübhâneke” duasından sonra Fâtiha sûresi ile başlanır. Peygamber Efendimiz, “Fâtiha’yı okumayanın namazı yoktur.” (B756 Buhârî, Ezân, 95.) buyurduğundan Fâtiha sûresinin namazda mutlaka okunması gerektiğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber Fâtiha sûresinin sonundaki, “Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” duasının ardından, “Duada istediklerimizi kabul eyle.” Anlamındaki “âmîn” kelimesinin söylenmesini de tavsiye etmiştir.
Günde beş vakit kıldığımız namazlarda kırk defa Fatiha suresini okumaktayız. Fatiha’nın başlangıç kısmı hamd ve senâ, son kısmı ise dua ve niyazdır. Arada kalan “yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” ayeti ile kulluğun yalnızca Allah’a yapılacağını ve yardımın sadece O’ndan isteneceğini hatırlarız.
Fatiha özümsenmeden yapılacak okumalar, dualar noksan kalmaktadır. Övgüleri, Rabbimiz yerine bağlı bulunduğumuz, bizler gibi aciz olanlara yöneltmek; yardım, dua ve hatta mahşer gününün sıkıntılarından kurtulmak için şeyhlerden, kutublardan medet beklemek, farkına bile varmadan Müslümanları atalet ve tembelliğin tam merkezine oturtmakta hatta şirke düşme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Namaz kılan bir mümin günde en az kırk defa Fatiha suresini okumaktadır. 60 yıl namaz kılan bir kişi 900.000 defa Fatiha suresini okuduğu halde Fatiha’nın mesajından uzak bir hayat yaşamaktadır.
Fâtiha sûresi, namazda kişi ile Rabbi arasında bir konuşma niteliğindedir.
Fâtiha’yı okuyan kişi öncelikle hamd ve senâ ederek Rabbi ile konuşmasına başlar:
Kul, “el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. (Hamd (övgü), âlemlerin Rabbine mahsustur.)” dediğinde Allah Teâlâ, “Bak, kulum bana hamd etti.” buyurur.
Kul, “er-Rahmâni’r-Rahîm. (O, Rahmân ve Rahîmdir.)” dediğinde, Allah, “Kulum bana senâ eyledi (beni övdü, yüceltti, methetti.)” buyurur.
Kul, “Mâliki yevmi’d-dîn. (Hesap ve ceza gününün (âhiret gününün) sahibidir.)” dediğinde, “Kulum beni yüceltti.” buyurarak Fâtiha’nın bu ilk bölümünü okuyan kulunun kendisine hamd ü senâ eylemesi karşısındaki memnuniyetini ifade eder.
Fâtiha’nın ikinci bölümünde ise kul, isteklerini Rabbine arz eder:
Kul, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn. (Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.)” dediğinde, Allah, “Bu, kulum ile benim aramdadır. Kulum ne istiyorsa onundur.” buyurarak ibadetlerini kabul edeceğini ve kuluna yardım edeceğini belirtir. Kul, “İhdina’s-sırâta’l-müstakîm, sırâta’llezîne en’amte aleyhim ğayri’lmağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn. (Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapmışlarınkine değil.)” dediğinde, Allah Teâlâ, “İşte bu, kuluma aittir. Kulum ne istiyorsa onundur.” Buyurarak kulunun kendisine yönelmesi karşısında onu taltif edeceğini bildirir. (M878 Müslim, Salât, 38.)
RÜKÛ
Sözlükte “eğilmek” anlamına gelen rükû‘ kelimesi, fıkıh terimi olarak namazda kıraatin tamamlanmasından sonra baş ve sırt düz bir yüzey oluşturacak ve eller dizlere ulaşacak biçimde öne doğru eğilmeyi ifade eder.
Namaz kılan kişi, kıyamdan sonra tekbir getirerek rükûa gider. Rükû, Allah’ın azameti ve celâli karşısında kulun acizliğini ifade eder. Aczini idrak eden kul, Yüce Yaratıcısı huzurunda başka hiçbir varlığın önünde eğilmeyeceği şekilde eğilir.
Kur’an-ı Kerimde rükû’nun nasıl yapılacağı ile ilgili bir detay yoktur. İbadetlerin yerine getirilmesindeki ayrıntıları peygamber efendimizin uygulamalarından öğreniyoruz. “O hâlde, O Yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).” (Vâkıa, 56/74) âyeti gereğince rükûda, “Sübhâne Rabbiye’l-azîm. (Rabbim! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.)” denilmesini tavsiye etmiştir.
Beş vakit namazını kılan bir kişi Rükûda günde en az 120 defa peygamber efendimizin öğrettiği “Sübhâne Rabbiye’l-azîm (Rabbim! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.)” sözleri ile en az üç defa tesbihatta bulunur.
Hz. Aişe (ra) validemizin anlattığına göre Peygamber efendimiz kıyamda o kadar çok dururdu ki rükûa gitmeyeceğini zannederdik, rükûa gittiği zamanda o kadar çok dururdu ki tekrar doğrulmayacağını zannederdik diyerek Rasulullah (sav)in rükûda fazlaca tesbihatta bulunduğunu haber vermiştir.
Allah Teâlâ, “Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (onun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et" demişlerdi.” (Al-i İmran,3/43)
“Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” (Bakara, 2/43) buyurarak müminlerden rükû etmelerini istemekte ve “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 22/77) buyurarak kurtuluşun namazla ilişkisini hatırlatmaktadır.
Cehennemliklerin cehenneme girmelerinin sebeplerinden birinin namaz kılmadıklarından kaynaklandığı Kur’an-ı Kerimde şöyle zikredilir:
“Onlara, "Rükû edin (namaz kılın)" dendiği zaman rükû etmezler.” (Mürselât, 77/48)
“Sizin velîniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir.” (Mâide, 3/55)
“Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû' ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü'minleri müjdele.” (Tevbe, 9/112)
“Muhammed, Allah'ın Resülüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün.” (Fetih, 48/29)
Namaz kılan kişi rükûdan sonra, “Semi’allâhu limen hamideh.” (Allah kendisine hamd edeni işitti.) diyerek doğrulur. Rabbinin kendisinin hamdini işitmesinden duyduğu mutlulukla “Rabbenâ ve leke’l-hamd. (Rabbimiz! hamd sanadır) veya "Rabbena leke'l-hamd, hamden kesiren tayyiben mübareken fih" (Rabbimiz, hamd sana mahsustur, çokça, tertemiz ve mübarek bir hamd) diyerek hamdini bir kez daha tekrar eder.
Cemaatle kılınan namazın herhangi bir rek‘atında rükû halindeyken imama yetişen kimse ayakta tekbir aldıktan sonra hemen rükûa giderse o rek‘atı cemaatle kılmış sayılır.
Rükûda dikkat edilecek bir diğer hususta tadili erkana uygun şekilde yapılmasıdır. Peygamber efendimiz bir gün ashabına “en kötü hırsız, namazından çalan kimsedir” demiş bunun üzerine orada bulunanlar “insan namazdan nasıl çalar?” demişler. Allah Rasulü de “rükû ve secdelerini tam olarak yapmaz” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel
, Müsned, 3/56)
SECDE
Namazın en önemli rükünlerinden biri olan secdenin rükûdan doğrulduktan sonra yapılması farzdır. Secdenin farz oluşu Kur’ân-ı Kerîm’deki “Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye kapanın, rabbinize ibadet edin, dünya ve âhiret için faydalı işler yapın ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac 22/77) emrine dayanır. Namazda secdenin nasıl yapılacağı Resûlullah’ın sözlü ve fiilî sünnetiyle açıklanmıştır.
Secde Allah’a karşı saygının ve tevazuun göstergesidir. Resulullah (sav), “Kulun rabbine en yakın olduğu an secdeye varmış olduğu andır; secdede duayı çokça yapın” (M1083 Müslim, Salât, 215) buyurarak Müslümanlar için secdenin önemini vurgulamıştır. Secde anının, kulun Allah'a en yakın olduğu ve duaların en makbul olduğu zaman dilimi olduğuna işaret ederek bu anının iyi değerlendirilmesini ve bolca dua edilmesini tavsiye etmiştir. Peygamber Efendimizin kendi başına namaz kıldığı durumlarda ayakları şişinceye kadar kıyamda durduğu secdeye vardığı zaman ise secdeden kalkmayacak sanılacak derecede secdede kaldığı rivayet edilmiştir. Kulun Allah’a en yakın olduğu anı değerlendirmek yerine acele ile secdenin yapılmaya çalışılması adeta Allah’tan kaçmak gibi değerlendirileceğinden bu şekilde secde yapmaktan kaçınılmalıdır.
Kıyam ile başlanan namazda mümin dik duruşu ile Rabbine saygısını göstermiş, saygıdan dolayı boyun eğerek ve itaat ederek rükûa varmış, secde ile de teslimiyetinin son noktasını koymuştur.
Secde halinde ve iki secde arasındaki oturuşta acele etmemek bir süre beklemek ta‘dîl-i erkândan kabul edilmiştir. Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe ve Hanefîler’den de Ebû Yûsuf’a göre secdenin bu şekilde yapılması farzdır. Secde vaziyetinde beklemenin en az süresi “sübhâne rabbiye’l-a‘lâ” denecek kadardır. Farz yerine getirilmeden kılınan namazın geçerli olmadığı unutulmamalıdır. Her rekâtta iki secde yapılır. Bunlardan birini kasten terk eden kişinin namazı bozulur. Yanılarak terk ederse hatırladığı anda secdeye varır. Bu hatasından dolayı daha sonra sehiv secdesi yapar.
Rabbimiz “Hadi Allah’a secde edip O’na kulluk edin.” (Necm, 53/62) emri ile kullarından secde yapmasını istemektedir. Bunun için mü’min Peygamber efendimizin fiili sünnetlerinde görüldüğü şekilde secdede “Sübhâne Rabbiye’la’lâ. (Yüce Rabbim! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim.)” diyerek Allah’ı tesbih eder. Namaz kılan bir kişi günde secdede 240 defa bu tesbihi tekrar eder. Tesbihin manasını zihninde canlandıran kişi secde esnasında başka düşüncelere dalmaktan kurtulmuş olur.
“Onların, rükû ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir.” (Fetih, 48/29) ayeti kerimesinde de namaz kılanların namazın verdiği kişilik şahsiyeti ile oluşan davranışlarının hayata yansımasından dolayı tanınacakları haber verilmektedir.
İstanbul
31.03.2025