Geçen hafta bu köşede “Fon Vurgunu: Bu Kaçıncı Soygun?” diye sormuş ve 1980’lerden bugüne bankerlik sistemiyle, özel finans kuruluşlarınca ve farklı ad ve yöntemlerle küçük tasarruf sahiplerinin nasıl soyulduğu üzerinde durmuştuk.
Bu yazımızda iki soru sorarak konuya açıklık kazandırılmasını istiyoruz.
Türkiye'de vatandaşın parasını kim koruyacak?
Soygunda götürülen 20 milyar Dolarlık faturayı kim ödeyecek?
Geçmişten günümüze isimler değişti, yöntemler değişti; fakat nedense sonu hep aynı oldu: Kazanç özel, zarar kamu! Vatandaş parasını kaybetti, devlet kasasından ödeme yapıldı, faturayı yine millet ödedi.
Fon Dosyasında Taşlar Yerinden Oynuyor
Tasfiye edilen 131 fon kapsamında 85 kişinin tutuklandığı, bazı banka ve faktoring şirketlerinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredildiği ve mağdur sayısının 455 bin 758 olduğu meselenin boyutunun büyüklüğünü gösteriyor.
Kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerde, yaşanan süreç nedeniyle yatırımcıların ellerindeki varlıklarda ve borsadaki şirketlerin toplam değerinde de çok büyük kayıpların (90 milyar Dolar) meydana geldiği ileri sürülüyor.
Rakamlar konusunda farklı hesaplamalar yapılabilir. Fakat değişmeyen gerçek şudur: Finansal sistemde güven sarsıldığında, bunun bedelini yalnızca sistemdekiler değil, milyonlarca vatandaş ödemektedir.
Asıl Skandal: Devlet Neden Daha Önce Müdahale Etmedi?
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in 4 Kasım 2025 tarihinde bazı risklere dikkat çektiğine ilişkin açıklamalar kamuoyuna yansıdı. Öyleyse soruyoruz: Tehlike 11 ay önceden görülmüşse neden zamanında müdahale edilmedi?
Devlet, vatandaşın parası kaybolduktan sonra harekete geçen bir kurum değildir. Devletin görevi yangın çıktıktan sonra itfaiye göndermek kadar, yangının çıkmasını önlemektir.
Geç müdahale başarı değildir. Geç müdahale, denetimin iflas ettiğinin göstergesidir. Bu konuda sorumluların hesap vermesi gerekmez mi?
İktidara Yakın Olmak Ayrıcalık Mıdır?
Fonlarla ilgili tartışmaların bir başka boyutunu ise bazı şüpheli kişi ve şirketlerin iktidar çevreleriyle olan ilişkilerine yönelik iddialar oluşturuyor. Hali hazırda gözaltına alınan ve tutuklananların isim ve görevleri oldukça dikkat çekicidir.
Emre Alkin: Kapatılan Tera Yatırım Menkul Değerler AŞ(TERA) yönetim kurulu üyesi. Kim bu? Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Kurulu Üyesi...
Kerem Alkin: Tera yönetim kurulu üyesi. Türkiye'nin OECD Daimi Büyükelçiliğine Sayın Cumhurbaşkanı tarafından atanmıştı. Varlık Fonu ve Halkbank'ın yönetiminde.
Emre Tezmen: Tera Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı, Fatma Betül Sayan KAYA’nın aile dostu…
Erkan Kilimci: Tera'nın Başkan Vekili ve Genel Müdürü. Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı.
Fecir Alptekin: Tera'nın Yönetim Kurulu Üyesi, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Üyesi.
Serdar Turan: Kapatılan Pusula'nın Yönetim Kurulu Başkanı, eski AK Parti Gençlik Kolları Başkanı.
Abdülkadir Özkan: Tera’nın Yönetim Kurulu Üyesi, Başbakanlık eski Başdanışmanı, Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı'nda eski basın müşaviri…
Liste böyle uzayıp gidiyor…
Elbette bir kişinin iktidara yakın olması tek başına suç değildir. Ama vatandaşın sorduğu soru son derece basittir?
Siyasi nüfuz ile ekonomik çıkar arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?
İktidara yakın olmak ekonomik hayatta bir ayrıcalık sağlıyor mu?
Eğer sağlamıyorsa, bunu gösterecek olan şey açıklama değil, şeffaf soruşturmadır.
Kim suçluysa ortaya çıkarılsın. Kim suçsuzsa aklansın. Ama kimse siyasi kimliğinin, makamının veya yakınlığının arkasına saklanamasın.
Diğer türlü, Sadi Şirazi’nin o meşhur sözü akla gelir: “Hükümdar yol vermezse eşkıya kervan basmaz.”
İki Saatte Değişen Karar...
Kamuoyuna yansıyan haberlerde, fondan 2,2 milyar TL kazanan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül KAYA’nın yanısıra, yine Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın, Adil Katılım Bankasının sahibi olan oğlu M.Yazıcı’nın mal varlığına tedbir ve yurtdışı çıkış yasağı kararının, iki saat sonra kaldırılması kararı...
İşte tam da burada devlet yönetiminin en önemli ilkelerinden biri devreye giriyor: Şeffaflık…
Bu karar neden alındı?
Neden değiştirildi?
Hangi hukuki gerekçeyle değiştirildi?
Kim talep etti?
Hangi makam devreye girdi vb.?
Bu soruların cevabı açıkça verildiğinde kamuoyundaki soru işaretleri de ortadan kalkacaktır. Aksi halde bu karar değişikliği toplum zihninde kuşku bırakır. Şeffaflık yoksa şüphe vardır, güven yoktur.
Kamu Malı, İktidarın Malı Değildir!
Siyasetçinin yakını elbette ticaret yapabilir. Ama kamu gücü ile özel çıkar birbirine karışıyorsa, orada alarm zilleri çalmalıdır.
Eğer kamu kaynakları, kamu bankaları, fonlar, ihaleler, ruhsatlar, imtiyazlar veya kamuya ait ekonomik fırsatlar belirli çevrelere sistematik biçimde aktarılıyorsa, burada kamu yönetiminin hesap vermesi gerekir. Çünkü;
Devletin malı, iktidar partisinin malı değildir.
Devletin kasası, siyasetçinin kasası değildir.
Kamu bankası, iktidarın özel finans kuruluşu değildir.
Kamu ihalesi, siyasi yakınlığın ödülü değildir.
Hiçbir siyasi iktidar bunları kendi çevresinin ekonomik zenginleşme aracına dönüştüremez. Devletin kasası parti kasası değildir. Kamu kaynağı, siyasi sadakat ödülü değildir.
Menderes'in Oğlu İle İlgili Anekdot
Yıllardır anlatılan Rahmetli Adnan Menderes’in bir anekdotu vardır.
Oğlunun ticari girişimine karşı çıktığı ve “Beni alıp beni satacaksınız” anlamında tepki gösterdiği anlatılır. Anekdotun ayrıntıları ayrıca tartışılabilir.
Ama mesajı açıktır: Devlet makamı, aile serveti oluşturma, zengin olma makamı değildir.
Siyasetçinin ailesi ticaret yapabilir. Ama siyasetçinin makamı ile ailenin ticari çıkarı arasında en küçük bir şüphe dahi oluşuyorsa, siyasetçi önce kendisini sorgulamalıdır. Çünkü devletin itibarı, makam sahibinin ailesinden önce gelir.
Ve Şimdi En Can Alıcı Soru
Fonlar tasfiye ediliyor. Şirketler TMSF'ye devrediliyor. Soruşturmalar yürütülüyor. Tutuklamalar yapılıyor. Peki bütün bunların faturası kime çıkacak?
Çalana mı?
Soyana mı?
Yoksa yine vatandaşa mı?
Türkiye artık şu düzeni kabul etmemelidir:
Kâr özel, zarar milletin! Vurgun şahsın, fatura devletin!
Eğer suç varsa suçlu bulunmalı. Kamu zararı varsa tahsil edilmeli. Haksız kazanç varsa geri alınmalı. Ve soruşturmanın ucu nereye gidiyorsa, oraya kadar gidilmelidir.
Partiliymiş...
Siyasetçiymiş...
Yakınıymış...
Bürokratmış...
İş insanıymış...
Hiç fark etmemeli. Zira vatandaşın vergileri, başkasının yaptığı usulsüzlüğün, soygunun ve vurgunun sigortası değildir.
Devletin Gücü, Denetim Gücüdür
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, güçlü ve bağımsız denetim mekanizmalarıdır.
Yatırımcı vatandaş, parasını yatırdığı kurumun devletin denetiminde olduğunu ve yöneten kişinin de kime yakın olduğunu değil, işinde hangi kurallara tabi olduğunu bilmek ister.
Siyasetçi de toplumun güvenini korumak istiyorsa, yakın çevresindeki ekonomik ilişkilerin hesabını vermekten kaçınmamalıdır. Çünkü kamu görevi, kişiye ve ailesine ekonomik ayrıcalık sağlama makamı değildir.
Diğer taraftan, Fon Vurgunu ile ilgili geç de olsa DDK görevlendirilmiştir. Ancak DDK’nın başkanının, Borsa İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapmış olması denetimi şaibeli hale getirebilir.
Zira görev yaptığı kurumu ve dönemi denetlemekle görevlendirilen kişi ne kadar objektif denetim yapacaktır?
Sonuç ve Değerlendirme
Fon dosyasında yargı neyi ortaya çıkaracak, bunu soruşturmanın sonucuyla göreceğiz. Kim suçlu, kim değil; buna mahkemeler karar verecek. Ancak, bu soygunda unutulmaması gereken;
Mesele yalnızca bir fon dosyası değildir.
Mesele, devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin sınırlarının yeniden çizilmesidir.
Mesele, siyasi iktidara yakınlığın ekonomik ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediğidir.
Mesele, denetim kurumlarının gerçekten bağımsız ve etkin çalışıp çalışmadığıdır.
Mesele, kamu zararının kim tarafından ödeneceğidir.
Ve en önemlisi mesele, bu ülkede vatandaşın devlete olan güvenini kim koruyacaktır?
Ülkemizin ihtiyacı; kim olursa olsun soyguna, yolsuzluğa, kamu zararına ve çıkar çatışmasına geçit vermeyecek bir hukuk ve denetim sistemi kurmaktır.
Çünkü devletin itibarı, yalnızca güçlü görünmesiyle değil; güçlüye de güçsüze de, zengine de fakire de aynı hukuku uygulamasıyla ölçülür.














