Bugün toplumsal vicdanımızı en çok sarsan meselelerin başında, kamusal gücün ve makamların ne amaçla kullanıldığı geliyor.
"Makama gelen kişi devleti değil, kendi çıkarını büyütmeye başladığında, kamu görevi kişisel servetin aracına dönüşür... Görevden ayrılmak 'af' değildir. Devlet şahısların mülkü değil, milletin emanetidir." Cümlesi aslında çürümüşlüğün röntgenini çekiyor:
Tarih boyunca devletlerin yükseliş veya çöküş çizgisi, yöneticilerin makamı bir "emanet" mi yoksa bir "imtiyaz" mı gördüğüyle doğrudan bağlantılı olmuştur. Hz. Ömer’in adalet anlayışını simgeleyen ve devlet işleri ile şahsi işleri ayırmak için mum yakma hikâyesi, makam sahiplerinin varlık sebebini özetleyen en somut tarihi örneklerden biridir. Hükümdar veya kamu görevlisi olmak, hukukun üstünde olmak değil; aksine hesap verme yükümlülüğünün en tepesinde bulunmak demektir.
Ne var ki bugün, "fırsatını bulanın çaldığı, yakalananın ise utanmadığı" bir yozlaşma sarmalıyla karşı karşıyayız. Çoğu zaman küçük eleştiriler veya bir tweetler binlerce insan hukuki takibata uğrarken; halkın kaynaklarının iç edilmesi karşısındaki sessizlik veya yavaşlık, adaletin terazisinin değil, teraziyi tutanın elinin ağır bastığını gösteriyor. Hukuk herkese aynı kapıyı açmıyorsa, o kapının adı adalet değil, ayrıcalıktır. Montaigne’in yüzyıllar önce belirttiği gibi: "Kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıfları yakalar, büyükleri ise delip geçer."
Bu adaletsiz ve yorucu tabloyu, büyük ozan Abdurrahim Karakoç yıllar öncesinden sanki bugüne bakarak şu dizelerle ne güzel özetlemiştir:
Rüşvet meşrulaştı yukarı katta
Fukaranın canı çıkıyor altta
Şahlar dans ederken repo'da rant'ta
Orta direk eğiliyor ne haber?
Adaleti felç eyledi iki tay
Rezilliği ben üç deyim, sen yüz say
Dilenerek beylik sürmek çok kolay
Borç dağları yığılıyor, ne haber?
En büyük yolsuzluk, sadece paranın kaybolduğu yer değil, ahlâkın hesabının sorulmadığı yerdir. Sokrates’in "Benim için en büyük ceza, haksızlığa uğramak değil, haksızlık yapmaktır" sözü, erdemin pusulasını kaybetmiş yönetim anlayışlarına karşı en büyük uyarılardandır. Ahlâk susarsa çıkar büyür; denetim susarsa yolsuzluk kök salar. Utancın bittiği yerde hırsızlık suç, arsızlık ise ayıp olmaktan çıkar.
Sonuç olarak; hiçbir makam kimsenin babasının mülkü, hiç kimse de o makamın kulu değildir. Devlet, şahsi ikballerin basamağı veya suçluluğu örtbas eden bir af kalkanı olamaz. Unutulmamalıdır ki; hukukun olmadığı yerde zulüm, vicdanın sarktığı yerde hırsızlık saltanat kurar. Devletin esası adalet, adaletin esası ahlâktır; ahlâkın bittiği yerde ise ne devlet kalır ne de millet!
Hoşçakalın dostça kalın. Sevgilerimle...













