MEHMET CEYLAN
Mübarek Ramazan-ı Şerif'in manevi iklimini soluduğumuz, oruçların tutulup ruhların arındığı şu günlerde, göz ardı edilmeyecek kadar ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Değerlerine bağlı her Müslüman Türk evladının durup düşünmesi, kendine sorması gereken hayati bir soru var: Neden bu hale geldik?
Bu değişimi anlamak için hafızamı 1974 yılına, İstanbul'a ilk adım attığım günlere geri götürüyorum. İş hayatıma Dolapdere'de başlamış, hemen yanı başındaki Elmadağ'da ikamet etmeye başlamıştım. O dönemlerde Dolapdere, Elmadağ, Kurtuluş ve Taksim; gayrimüslim vatandaşlarımızın yoğunlukta olduğu, kozmopolit bir yapıya sahipti.
O günün şartlarında oto tamirhanelerinin, kaportacıların olduğu bu bölgede her şey halkın gözü önünde yaşanırdı. Ancak Ramazan ayı geldiğinde bambaşka bir nezaket iklimi hakim olurdu. Gayrimüslim komşularımız ve esnaf dostlarımız, oruç tutanlara duydukları derin saygıdan dolayı yeme-içme işlerini gizli kapılar ardında yaparlardı. Yanlarında oruçlu biri varken bir yudum su içmekten imtina ederlerdi. Bu sadece o bölgeye has bir durum da değildi; Türkiye'nin her köşesinde oruç tutmayan, tutana hürmet eder, ulu orta yemek yemekten utanırdı. Saygısızlık edenler ise "yok" denilecek kadar azdı.
Aradan geçen 50 yılın sonunda geldiğimiz nokta içler acısıdır. Bugün oruç tutanlara gösterilen saygı bir kenara dursun; sanki oruç tutmamak bir "farzmış" gibi, oruç tutanların, tutmayanlara saygı duyması gerektiği dikte edilir hale gelmiştir. Sokaklarda, açık alanlarda fütursuzca sergilenen yeme-içme alışkanlıkları, sadece bir ibadete değil, toplumsal bir uzlaşıya ve ortak kültüre vurulan bir darbedir. Bu durum, basit bir alışkanlık değişikliği değil, toplumun DNA'sını bozan büyük bir dejenerasyondur.
Her millet kendi değerleriyle nefes alır. Bir toplum, başka kültürlerin rüzgarıyla savrulmaya ve kendi değerlerinden kopmaya başladığında kimliğini kaybeder. Türk milleti, İslam öncesinde de "Tevhit" inancına yakın değerleriyle var olmuş; değerlerini koruyan boylar tarih sahnesinde kalırken, onlardan kopanlar asimile olup gitmiştir.
Son yüzyılımızda toplumumuz;
tarafından adeta kuşatılmıştır. Bu çok yönlü istismar, toplumun genetiğini bozmuş ve bizi kendimize yabancılaştırmıştır.
Bu tehlike, "memleket davası" olan herkesin dert edinmesi gereken bir meseledir. Toplumu yönetenler ve bu yönetimlere destek verenler; suçu sürekli geçmişe atmak yerine, "Biz nerede hata yaptık?" diye öz eleştiri yapmalıdır. Bu toplumsal erozyona karşı feryat edenlerin sesine kulak verilmelidir.
Bu karamsar tablonun içinde umut verici adımlar da yok değil. Bu yıl Ramazan ayının ruhuna uygun bir duruş sergileyen Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı'nı tebrik ediyorum. Özellikle yakından gözlemlediğim Bayrampaşa'da; Kaymakamımız Sayın Abdullah Çiftçi, İlçe Milli Eğitim Müdürümüz Sayın Suat Mamur ve İlçe Müftümüz Recep Eren ve STK ile kurslar el birliğiyle Ramazan'ı bir bayram havasında, maneviyatına uygun etkinliklerle ihya ettiler. Kendilerine toplumsal bilince katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Fakat son yaşanan Gençlik ve Spor Bakanının katıldığı Spor yatırımları Lansman iftarı için belediyeye aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Eğer değerlerimize yeniden sımsıkı sarılmazsak, dünyanın en zengin ülkesi olsak bile bir "millet" olma vasfımızı kaybedeceğiz. Bayramı gerçekten hak etmek için, önce birbirimize ve kutsallarımıza duyduğumuz o kadim saygıyı geri kazanmalıyız.
KONUYLA İLGİLİ MEHMET CEYLAN'IN KÖŞESİ